Gerçek Sözcü Özel Haber

Duayen Siyasetçi Kemal ANADOL'dan Karantina Dersleri...

duayen-siyasetci--kemal-anadoldan-karantina-dersleri

CHP'de yıllarca siyaset yapmış CHP İzmir Eski Milletvekili ve CHP Grup Başkan Vekilliği yapan Anadol Karantinadan çıkarılacak dersleri yazdı.
22 Mart 2020 Pazar 17:01

 KEMAL ANADOL-  KARANTİNA DERSLERİ

 

Ayakta duran bir iskelet. Başında kara bir kukilata, üstünde onu tamamlayan ve yerlerde sürünen kapkara giysi. Elinde, önüne geleni biçmeye hazırlanan uzun saplı kocaman tırpan!

Görünümü karikatüristlerden grafikerlere uzanan bu çizim artık evrensel hale gelmiştir. Savaşlardan salgın hastalıklara ve insanların başına gelecek her türlü felâketi dramatize eden ölüm simgesidir. Halk deyimi ile Azrail’in! Her savaş haberinde, her salgın hastalık döneminde bu simgeyi gazetelerde, filmlerde görürüz. Bugünlerde teknolojiye uyarak helikoptere bindi Azrail. Çin’den başlayarak İran’a,
oradan İtalya ve Avrupa’ya uzanan gezintiler yapıyor. İniyor, yükseliyor dünya üzerinde dans ediyor. Bugünlerde ülkemizin üstünde dolaşmaya başladı. Devlet, kellemizi onun tırpanından korumak için yaşıtlarım gibi benim de evden çıkmamı yasakladı. Bunun adına karantina diyorlar.

Dünyayı istilâ eden Koronovirüs kâbusunu yaşıyoruz.



Daha nerelere uzanacak, ne kadar can alacak, ekonomik, sosyal ve siyasal tahribatı ne olacak?

Elimiz mahkûm; bekleyeceğiz ve ayakta kalırsak göreceğiz. Ama bugünlerde herkesin uzlaştığı bir yargı var: “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” Bazıları, belki de biraz abartarak tarihin bundan böyle “Koronadan önce/Koronadan sonra” biçimiyle yazılacağını söylüyorlar.

İşte tam burada, karabasanın neresinde olursak olalım, yaşadıklarımızdan ders çıkarmanın sırası gelmedi mi? Partili Cumhurbaşkanı’nın, Hükümetin Korona virüsüne karşı hazırladığı paketi açıklarken televizyondaki görüntüsü hiç belleğimden çıkmıyor. Türk Tabipler Birliği, DİSK ve muhalefet partileri gibi konuyla doğrudan ilgili kurumların dışlandığı, ama sermaye örgütlerinin tam kadro hazır bulunduğu toplantıyı izledim. Korona virüsün yayılmasını önlemenin uçak fiyatlarında KDV indirimiyle ilgisini bulmaya çalışırken, vazgeçilmeyen inşaat lobisine ikram edilen konut satışlarını artırıcı önlemlerle karşılaştım. Sıra işverenlere tanınan indirim ve ayrıcalıklara gelmişti. RTE bunları açıklarken TOBB Başkanına bakarak “Bakıyorum neşen yerinde” deyiverdi. Belleğim hınzırca yıllar öncesine gitti. 12 Eylül, aynen Azrail görüntüsü ile emekçi kesimi, aydınları ve gençleri tırpanlarken Tekstil İşverenleri Sendikası’nın Başkanı Halit Narin “Şimdiye kadar onlar güldü biz ağladık; şimdi gülme sırası bizde” diyordu. Onu ağlatan 1961 Anayasası ile yürürlüğe giren sendikal hak ve
özgürlüklerdi. Toplu sözleşme ve grev yasaları işverenlerin kârdan zarar etmelerine yol açıyordu. Bu görünüm merceğimizi sol ve sağ kavramlarına tutmamız gerektiğini söylemiyor mu?

Sol nedir?

Bu yazı uzun tahlillere uygun değil elbette. Ama sol kavramı, özellikle sanayi toplumlarında somutlaşan sınıfların varlığında şekillenir. Bu da kabaca emek-sermaye çelişkisidir. Emekten yana olanlar solcu, kurulu düzenden yana olanlar sağcıdır. Sağın alt kümelenmesi konumuzun dışında kalıyor. Sanayi çağından bugüne uzanan zaman şeridinde sınıflar arasında geçişkenlikler olmuştur elbette. Örneğin küreselleşmenin dayatıldığı günümüzde, orta sınıftan burjuvaziye atlayan az kişinin dışında, mavi/beyaz yakalı ayrımının ortadan kalktığına tanık oluyoruz.

Sokaklarda işsiz gezen mühendisler, hukuk bürolarında asgari ücretle çalışan avukatlar, geçim sıkıntısı içindeki serbest meslek mensupları, aldıkları maaşla çalıştıkları revirin kirasını ödemeye mecbur ve mahkûm edilen ve hasta yakınlarının tecavüzüne açık aile hekimleri… Onların yazgıları işçi sınıfının yazgısı ile ortak hale gelmiştir. Küreselleşmeciler, sol kavramını sulandırmak ve akılları karıştırmak için ne olduğunu bir türlü anlat(a)madıkları adına zaman zaman “liberal sol” veya “özgürlükçü sol” dedikleri tanımları ve onları dile getiren kümeleri öne sürüyorlar. Bunlar da solu, emek-sermaye çelişkisi olmaktan çıkarıp, insan hakları kavramından hareketle etnik ve mezhepsel ayrımlar olarak yorumluyor, topluma bu biçimde sunuyorlar. Oysa “İnsan Hakları” kavramı Büyük Fransız Devrimi ile
ortaya çıkmıştır; günümüzde de “Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi” ile somut hale gelmiştir. Her solcu elbette bu kavramlardan yanadır. Bu kavramların ortaya çıkmasında alın teri, gözyaşı dökmüştür, kan akıtmıştır. Ama insan haklarını savunan herkes solcu değildir; böyle bir mecburiyeti de yoktur. Etnik ve mezhepsel ayrılık yaratmak emperyalizmin öteden beri kullandığı bir aparattır günümüzdeki somut
örneği de BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) dir. Yeni sol kartvizitiyle toplumun önüne çıkan bu kadroların
niyeti ve görevi deşifre olmuştur: Sol kavramını sulandırmak ve emek-sermaye çelişkisini, sınıf gerçeğini göz ardı etmek.

Gelelim ülkemize…

Türk burjuvazisinin, Avrupa’nın aksine hiçbir zaman demokrasi kaygısı olmamıştır. Örneğin çeşitli dönemlerde, TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) ve TÜSİAD (Türkiye Sanayici ve İş İnsanları Derneği) Başkanlığı yapan Şahap Kocatopcu hem 27 Mayıs 1960 hem de 12 Eylül 1980 kabinelerinde Sanayi Bakanı olarak görev yapmıştır. Bu örnekleri yazıyı uzatmak istemediğim için çoğaltmıyorum. Ancak, 12 Eylül faşist darbesinin başı ve simgesi Kenan Evren’in resimlerine yüz binler vermek için kuyruğa girenler tarihin kara sayfaları arasında çoktan yerlerini aldılar.

Gelemim korona virüsünün çıkardığı “Karantina Dersleri”ne.

24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan azgın ve fetişist hale gelen özelleşmelerden başlayalım. 1929 dünya ekonomik buhranından
ders çıkaran büyük Atatürk ve arkadaşları, ekonomik ve sosyal çözümler üretmişti. İstanbul’daki birkaç fabrika ve işçilerin dışında, Türkiye’de burjuva ve işçi sınıfından söz etmek çok zordu. Atatürk Komünform üyesi olup bağımsızlığını yitirmeden ama Sovyetler Birliği ile yakın ilişkisini kesmeden “Birinci Beş Yıllık Plan”ı hayata geçirmiş, sanayide, madencilikte, tarımda, ulaşımda ve hizmet
sektöründe Kamu İktisadi Teşebbüslerini (KİT) yaratmıştı. Bunun ekonomik tanımı “Karma Ekonomi” idi. Böylece Türkiye’nin büyüme hızı rekor rakamlara ulaşmış, yolu olmayan Anadolu “Devlet Demir Yolları” ile aydınlanmış, kasabalar, şehirler birbirine bağlanmıştı. Bu model “yerli ve milli” olmanın dışında üçüncü dünya ülkelerine örnek olmuştu. KİT’lerin yönetimi, kâr ve zararları ayrı bir konudur. Elbette değişen koşullara göre yapısal değişiklikler olabilir; özerkleşme modeli gibi. Ama öyle olmadı! Bunlar “haraç mezat” satıldılar.
AKP’nin Maliye Bakanı Unakıtan “Bunları baba baba satarım” diyordu. Ve sattılar. Halk deyimiyle KİT’leri soyup soğana çevirdiler. Kâğıdın ham maddesini üreten İzmit SEKA fabrikası kapatıldı. Diğer fabrikalar hurda fiyatıyla yandaşlara peşkeş çekildi. Tarıma yani üreticiye, köylüye nefes aldıran tarımsal KİT’ler ya satıldı ya da tanınmaz hale getirildi. Hayvancılık bitirildi. Tüm bunlar Dünya
Bankası, İMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalizmin aygıtlarının dünyaya yaydığı neoliberalizm afyonu adına sahneye kondu. İş KİT’leri satmakla bitmedi. Cumhuriyet Hükümeti’nin Başbakanı Dr. Refik Saydam’ın ülke tıbbına armağan ettiği Hıfzısıhha Enstitüsü kapatıldı. Tarıma yön veren Tohumlama İstasyonları, Bağcılık Enstitüsü gibi kuruluşlar ortadan kaldırıldı. Devlet ve Üniversite
Hastaneleri üvey evlât muamelesi gördü, devletin parasıyla devleti borçlandıran ucube “Şehir Hastaneleri” inşa edildi. Bu yazıyı yazarken okuduğum habere göre, ülkenin örnek sağlık kurumlarından Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, tıbbi malzemeler aldığı şirkete borcunu ödeyemeyince hakkında icra takibi başlatılmış. Eğitim ise tam bir felâket. Devlet okulları seksen öğrencili sınıflarda,
araç gereçten ve çok zaman öğretmenden yoksun eğitim vermeye çalışırken, eğitime merak saran inşaat lobisi okulları satın alıyor. Velilerden aldığı parayı inşaata yatırıyor ve öğretmenleri maaşını ödeyemiyor. Sonunda yük yine devletin sırtına biniyor.

Yazının uzaması pahasına bunları şunun için sıraladım:

Cumhuriyetin eseri olan KİT’ler her alanda devletin ve halkın bağışıklık sistemiydi. Dışardan ve içerden gelen ekonomik saldırı ve bunalım mikroplarına karşı toplum vücudunun savunma kurumlarıydı. İkinci Dünya Savaşı’nda Sümerbank halkı çıplak bırakmamıştı. 17 milyon nüfusun üretici olan bir milyonunu askere alan devletin halkına vesikayla da olsa ekmek veren Toprak Mahsulleri Ofisiydi.

Yaratılan özelleşme fetişizmi sonunda ülkemizin bağışıklık sistemi zarara uğradı.

Karantina günlerinde bunu somut biçimde görüyoruz.

Dışarıdan aşı üretimini bekliyoruz.

Dışarıdan gazete ve basılı evrak için kâğıt ithal ediyoruz. Birinci, Bafra, Yenice, Yeni Harman, Gelincik sigaraları ortadan kalktı. Ülkemiz, yabancı sigara şirketlerinin cenneti oldu. Mübarek Kurban Bayramı’nda mesaj yayınlayanların, Müslüman Boşnakları soykırıma uğratan Sırbistan’dan kurbanlık hayvan ithal edilmesinden yüzleri kızarıyor mu acaba? Türkiye’den aldığı tohumla mercimek üreten Kanada’dan
mercimek satın almak kadar dramatik ne olabilir?

Bu örnekleri uzatmak sayfalar hatta ciltlerle kitap olur.

Bu yarayı nasıl tedavi edeceğiz?

Bence bu sorunun yanıtı karantina günlerinden çıkaracağımız derse bağlıdır.

Çözüm elbette siyasaldır.

Görev, halkın oyu ile iktidara gelecek siyasal partilerindir.

Kendime bir pay çıkarmama izin veriniz. Benim partimin, bizim partimiz Cumhuriyet Halk Partisi’nindir. CHP elbette sınıf partisi değildir. Ama halka ve emeğe dönük bir kitle partisidir. Büyük Atatürk ve arkadaşları Altı Ok’un üçünü Büyük Fransız Devrimi’nden, üçünü de Büyük Ekim Devrimi’nden esinlenerek partinin simgesini oluşturmuşlardır. Altı Ok bugün her dönemden çok geçerliliğini koruyor. Dipdiri ve tap taze… Onun en önemli oku “Devletçilik” yani kamuculuktur. Devletçiliği bürokrasiden koruyan ilke de hiç kuşkunuz olmasın “Halkçılık”tır.

Korona virüs her yeri ve herkesi olduğu gibi partimizi de etkiledi.

Mart içinde yapılacak Kurultay ertelendi. Bunu fırsat sayarak tam da bu günlerde, programatik model oluşturarak halka umut vermek gerekmiyor mu? İktidara geldiğimizde, tarımsal KİT’lerden diğer alanlara kadar çağın koşullarına uygun modeller üreteceğimizi açıklamanın sırası değil mi? Bedelli parası olmadığı için vatani görevini kıtada yapan, iş bulamadığı için sözleşmeli olan halk çocuklarına vatan için ölmeyi emreden devlet, onlar terhis olunca Dünya Sağlık Örgütü ölçülerinde bir tedaviyi nasıl esirgeyebilir? Yeşil kartla geçiştirilen, parası olmadığı için tedavi göremeyen insanlarımıza sağlığın, parası olmadığı için okuyamayan çocuklarımıza eğitimin ücretsiz olacağını açıklamanın sırası değil mi? Elbette özel hastane ve özel okullar çalışmalarını sürdürsünler.
Sağlık ve eğitim hizmeti versinler. Ama halkın bütçesinden aldıkları teşviklerle değil kendi öz sermayeleriyle ve çalışanların haklarını ödeyerek. Devleti borca sokan ve ödemesini halkın sırtına yükleyen “Yap/İşlet/Devret” ucube modeli yolların, şehir hastanelerinin kamulaştırılacağını kamuoyuna duyurmak gerekmiyor mu?

Daha geniş bir ekonomik, sosyal ve demokratik bir program bu yazının konusu değil.

Bunu gerçekleştirecek parti örgütü ve genel merkezidir.

Tabii CHP’ye gönül ve karşılıksız oy veren seçmenlerin oluşturduğu kamuoyu ile birlikte…

Galiba “Karantina Günleri” bize çok şey öğretecek.

Niyetimiz varsa çok dersler çıkaracağız.

Bu fırsatı ıskalarsak ne olur?

En azından sınıfta çakarız ve önümüzdeki gelişmelerin altında kalırız.

Yurttaşlarımız korona felâketinden korunsun.

İnsanüstü çabayla çalışan özverili tıp personeline milyonlarca teşekkür. Kalın sağlıcakla…


Haber okunma sayısı: 689



Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

DİĞER HABERLER

KATEGORİLER


ÇOK OKUNANLAR

Listelenecek kayıt bulunamadı

ANKARA - HAVA DURUMU

ANKARA

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ