• DOLAR 3,5041 TL
  • EURO 4,1885 TL
  • Altın 145,5267 TL
g.sozcu11

Gerçek Sözcü Özel Haber

CHP’NİN 83. YILDÖNÜMÜNDE DÜZENLENEN PANELDE YAPTIĞI AÇIŞ KONUŞMASI

Algan HACALOĞLU

Algan HACALOĞLU

E-Posta :

 CHP GN. BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN

CHP’NİN 83. YILDÖNÜMÜNDE DÜZENLENEN PANELDE YAPTIĞI AÇIŞ KONUŞMASI

(9 EYLÜL 2006- Ankara- Yeni Genel Merkez Binamızın Açılışı)

 

Halk Partisi devlet kurmuş bir parti. Kendi kurduğu devlete daha sonra kendisini tescil ettirmiş olan bir parti. Devleti kurma sürecinin bütün aşamalarında Cumhuriyet Halk Partisi en temel belirleyici olmuştur. Milli Mücadelemizin omurgası Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur.

 

Cumhuriyet Halk Partisinin ortaya çıkışı ister 1923 9 Eylül’ü esas alınız. İster, M.K.Atatürk’ün vurguladığı gibi  4 Eylül 1919’u esas alınız; Cumhuriyet Halk Partisinin ortaya çıkışı  ülkemizin ilk sivil, çağdaş siyaset projemizdir.

 

Türkiye’nin Osmanlı dönemi dahil olmak üzere çağdaş ilk sivil siyaset projesi Cumhuriyet Halk Partisidir. Çünkü daha önce meşrutiyet dönemlerinde Türkiye’de siyasi partiler şekillenmiştir ama o siyasi partilerin çağdaş, sivil bir siyasi parti olarak algılanmasına olanak yoktur. İttihat Terakki Cumhuriyet öncesi dönemin temel siyasi parti modelidir. Ama İttihat Terakkinin mantığı, İttihat Terakkinin örgütlenme biçimi, İttihat Terakkinin amacı sivil bir çağdaş siyaset anlayışını kesinlikle yansıtmaz.  

 

Ama ilk kez Türkiye’de milli mücadele ihtiyacının ortaya çıkmasıyla birlikte  insanlar, kadrolar olayı sadece silahlı bir çatışma olarak anlamanın ötesine geçtiler. Elbette  Anadolu’nun dört bir köşesinde silahını kapan, Anadolu işgaline karşı direnmek için bir araya gelen örgütlü efeler, zeybekler, çeteler kendisini gösterdi. Ama kimse bununla yetinmedi. İlk kez Türkiye’de bunun ötesinde bir siyaset anlayışının ortaya çıkması gerektiğine inanan insanlar ortaya çıktı. Ve Anadolu’nun dört bir köşesinde sivil Anadolu aydınları, Anadolu’nun düşünen insanları, kimisi eşraf, kimisi gazeteci, Adana gazete çıkaran Yeni Adana gazetesinin sahiplerinden tutunuz Antalya’daki Adısonlar’ın çıkardığı gazetelere kadar çeşitli düşünce odaklarının etrafında insanlar milli mücadele düşüncesini, siyasetini oluşturmaya ve şekillendirmeye başladılar.  Müdafaa-i hukuk hareketi ortaya çıktı.

 

Müdafaa-i hukuk bir iddia söylemektir, bir talep yapmaktır, bir ızdırabı dile getirmektir. Bizim hukuka ihtiyacımız var demektedir Anadolu Müdafaa-i hukukla. Oradaki hukuk hangi hukuktur? Amme hukukudur, kamu hukukudur. Ortak kimliğimize saygı görerek yaşama hakkımızı temel alan bir hukuk anlayışıdır. Müdafaa-i hukuk bizim biz olarak bu coğrafyada yaşama iddiamızı ortaya koyan bir yaklaşımı yansıtmaktadır.  

 

Müdafaa-i hukuk bir siyaset yaklaşımıdır, silah yaklaşımı değildir. Müdafaa-i hukuktan bağımsız kuvva-i milliye vardır. Ama müdafaa-i hukuk olayın siyaset boyutudur. Müdafaa-i hukuk ve daha sonra ona dayalı olarak ortaya çıkan bir milli mücadele siyaseti anlayışı. Mustafa Kemal Atatürk bu anlayışı şekillendiren insandır.  

 

Samsun’da görevden alındıktan sonra Mustafa Kemal hiç tereddüt etmeden önce Havza’da Amasya Tamimini (Bildirisini) hazırlamış ve ilan etmiştir. Bu milli mücadelenin siyasi özünü ortaya koyan Türkiye’nin ilk deklarasyonudur.  Bildirim kime yapılmıştır? Silahlı Kuvvetlerin belli noktalarındaki kumandanlara mı? Hayır. Anadolu’nun kendisini Anadolu’nun kaderiyle ilgili kabul eden bütün insanlarına.

 

Teşhis konulmuş,.tedbir söylenmiştir o tamimde. İstanbul’da umut yok denilmiştir. Türkiye’nin bağımsızlığı tehlikede denilmiştir. Buna karşı mücadele ederken dayanağımız milli irade olacak denilmiştir. Bu bir siyaset projesidir. İlk kez milli irade Türkiye’de sorunların çözümü için bir reçete olarak Amasya tamiminde ifade edilmiştir. Milli iradeyi amil kılmak, hakim kılmak, çıkış yolu budur denilmiştir. Kim kılacak milli iradeyi amil? Kim milli iradeyi hakim kılacak.

 

Milli irade dediğiniz ne? Böyle siyaset mi vardı eskiden? Siyaset birliğini alırsın, silahını beline dayarsın, harbiye nezaretini basarsın, nazıra silahı dayarsın ve istifa ettirirsin. Taklibi hükümet yaparsın. Siyaset bu idi daha önce. Bunu bırakmıştır, büyük bir kesinti çekilmesidir siyaset anlayışına. Siyaset artık dar salonlarda, kapalı odalarda, suikastlarla, gizli tertiplerle, silaha ve güce dayalı dayatmalarla yapılan bir olmaktan çıkartıImıştır...

 

Siyaset, açık, aleni ortamlarda insanları ikna ederek, teşhislerinizi ortaya koyup kabul ettirmeye çalışarak, o teşhisler doğrultusunda çıkış yollarıyla ilgili önerinizi paylaşarak, o konular etrafında bir dayanışma ve güç birliği şekillendirerek birlikte bir amaca ulaşma anlayışı haline dönüşmüştür. İşte bu Türkiye’nin ilk sivil çağdaş anlamda saygın bir siyaset projesi demektir. Bu siyaset projesi Cumhuriyet Halk Partisinin temelinde yatar.

 

O nedenle Cumhuriyet Halk Partisi çoğu kere birilerinin kolay suçlamalar yaparken başvurdukları anlayışın tam karşıtı olarak sivil, çağdaş bir siyaset projesini ortaya koymuştur.

 

Amasya Tamiminden sonra Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi ki, Mustafa Kemal işte o kongreyi Cumhuriyet Halk Partisinin kuruluş kongresi, ilk şura, ilk kongre, ilk ortak istişare ve irade ortaya koyma, karar alma aşaması olarak görmüştür....

 

Orada her şeyi şekillendirdiler Sivas kongresi. Sonra Anadolu ziyaretleri. O zamana kadar iddialı insanların çıkıp Anadolu’da tanımadıkları insanları ziyaret edip onlarla ülke sorunlarını konuşup istişare edip, onlardan destek alma ihtiyacı içine girdiğinin bir örneği yaşanmış mıdır? Bu kongreler gidilen her yerdeki insanların düşüncelerinin alınması, onlarla bir ortak anlayış şekillendirilmesi amacına yönelik bir siyaset çalışmasıdır. Modern bir çalışmadır.

 

O doğrultuda Sivas’tan yola çıkarak ta Ankara’da sonuçlanan o büyük ziyaret, o güzergah, o görüşülen insanlar, Hacı Bektaş’ta yapılan temaslar, orada alınan kararlar, halk nabzının tutulması, halkın desteğinin kazanılması, onların ikna edilmesi, onlardan güç alınması çağdaş, demokratik bir siyaset uygulamasının saygın örnekleridir.

 

Bunlar yapılarak Ankara’ya gelinmiştir. Ankara’da ortak bir anlayış şekillenmiştir. Meclis toplanmıştır. Hükümet basılmamıştır. Kimse İstanbul’la uğraşmıyor, kimse İstanbul’la meşgul değil. Yenisini kuralım demişlerdir. Yenisini çağdaş anlayışla kurma girişimi bu milli mücadele döneminde şekillenmiştir.

 

Bütün süreçte omurga, kurum Cumhuriyet Halk Partisidir. Daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi olan Müdafaa-i Hukuk hareketidir. Halk fırkasıdır ve Cumhuriyet Halk Partisidir.  

 

Önce Cumhuriyet Halk Partisi kendisini tescid ettirdi, resmiyet kazandı, sonra Cumhuriyet kuruldu. Kurulmuş olan devlet Cumhuriyet kimliğiyle, Cumhuriyet niteliğiyle ortaya çıktı. Bu tabi bizim dünya çapında daima iftihar etmeye hakkımız olan olağanüstü önemli, çok büyük dönüşümdür. Bir büyük onurlu, saygın bir devlet kurma gerçeğidir ve gerçekten Cumhuriyet Halk Partisi bu anlamda devleti kuran bir parti olmuştur.

 

Devleti kurma işinin çeşitli aşamaları olmuştur. Bunun bir aşaması Anadolu’nun işgalden kurtarılmasıdır. Bu askeri bir aşamadır. O askeri aşama başarıyla yerine getirilmiştir ve ilginç bir rastlantı. Bir 9 Eylül günü yerine getirilmiştir. 1922’nin 9 Eylül’ünde Anadolu’nun işgali resmen sona ermiştir. 1923’ün 9 Eylül’ünde de Cumhuriyet Halk Partisi kurulmuştur.

 

Bu olayın askeri boyutudur. Onun dışında devlet kurmanın siyaset aşamaları da gene olağanüstü büyük bir sorumluluk duygusuyla, ileriyi görüşle, bilinçle, vukufla sürdürülmüştür. Bir devlet kurmanın bütün aşamaları çağdaş bir hukukun benimsenmesi, çağdaş bir eğitim düzeninin ortaya çıkarılması, yeni çağdaş devletin insanının, değerler sisteminin şekillendirilmesi, onun bilim, kültür, sanat anlayışının örülüp dokunması, nakış gibi işlenmesi, onun şekillendirilmesi, kompleksiz bir anlayış içinde dünyanın ortak değerlerine yönelik olarak hiçbir kaygıya yönelmeden onlara sahip çıkma anlayışı içinde cumhuriyet bir yeni kültürü, bir yeni değerler sistemini büyük bir sabırla, özenle, kararlılıkla gerçekleştirmiştir.

 

Ve bugün geldiğimiz noktada bir cumhuriyet kuşaklarından söz etmek olanağı varsa, bir cumhuriyet birikimi varsa, bir cumhuriyet hukuku varsa, bir cumhuriyet eğitimi varsa, bir cumhuriyet değerler sistemi varsa hiç kuşku yok bunun arkasında bütün o dönemlerde yapılmış olan çalışmalar yatmaktadır.

 

Muazzam bir ileri görüşle her alanda, eğitimde, köy enstitülerinden, halk evlerinden, kültür ve sanat örgütlenmelerinden tutunuz çağdaş hukukun çok radikal kararlar alarak medeni hukukun, borçlar hukukunun, ceza hukukun derhal çevrilerek Türkiye’de uygulanması kararının alınmasıyla Türkiye’nin eğitim sisteminin köklü bir biçimde değiştirilmesiyle çağın en büyük dönüşümlerinden birisi Cumhuriyet Halk Partisinin öncülüğünde Türkiye’de gerçekleştirilmiştir.

 

Bizler tabi bu dönüşümü artık geride bırakmış, bunu tarihin yazacağı bir olay gibi düşünüyoruz. Ama keşke öyle olsaydı. Keşke öyle olsaydı. Ne yazık ki, onlar unutma hakkına sahip olduğumuz geçmişe özgü olaylar olmaktan çıktı ve bugün geldiğimiz noktada Türkiye çok ciddi cumhuriyet sorunlarıyla, cumhuriyet gerilimleriyle karşı karşıya kalmaya başladı.

 

Bakınız bu ortamda Türkiye’nin en önde gelen tartışmalarından birisi cumhuriyetimizin altında yatan temel değerlerin cumhuriyet birikimimizin bir tehdide maruz olup olmadığı konusudur. Bu konuda bir tereddüt ifade edilmesini hiçbir şekilde mazur görmemiz mümkün değildir. Hiç kuşku yok ki, cumhuriyetin değerlerine ve birikimine karşı dinmek bilmez bir direncin, bir rövanş özleminin toplumun değişik kesimlerinde 10 yıllardan beri geliştirilmekte olduğunu hepimiz görüyoruz. Böyle bir sürecin işlemekte olduğuyla ilgili hiç kimsenin haklı bir tereddüt ifade etmesi mümkün değildir. Ne yazık ki, cumhuriyete sahip çıkma bilincini ayakta tutmaya ihtiyacımız vardır.

 

Cumhuriyet ve demokrasi arasındaki bağlantıyı bir kez daha net bir biçimde ortaya koymamız gerekiyor. Hepimiz çok iyi bilmeliyiz ki, Türkiye’nin cumhuriyet deneyimi onun işletilebilir, yaşatılabilir, sağlıklı bir demokrasiye ulaşmasına yardımcı olacak altyapıyı ortaya koymuştur. Eğer Türkiye bir cumhuriyet deneyiminden geçmemiş olsaydı demokratik bir sistemi hiçbir biçimde işletme şansımız kesinlikle olamazdı.

 

Bakınız; bir parçası olduğumuz şu Ortadoğu coğrafyasına. Bu coğrafyada ortak değerlerimizi bizimle paylaşan, aynı tarihin içinden geldiğimiz, aynı kültürü paylaştığımız pek çok ülke var. Ama onların hiçbirisinde demokratik bir toplumdan söz etmek olanağı kesinlikle yoktur. Bu coğrafyada sadece Türkiye’nin Müslüman nüfusa sahip bir toplum olarak demokratik bir sistemi işletme şansı vardır. Bırakınız demokrasi zafiyetini oralarda artık istikrar sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. İnanç farklılıkları, mezhep farklılıkları, etnik kimlik farklılıkları hoş görülebilir, taşınabilir olmaktan çıkmıştır. Çatışma, kan, savaş o coğrafyanın ana karakteri haline gelmeye başlamıştır. Niçin orada bu çatışma ve savaş ortamı varda, niçin Türkiye’de bir istikrar, bir barış ve bir demokrasi ortamı var. Nedir aradaki fark? Aradaki fark hiç kuşku yok ki, Mustafa Kemal Atatürk farkıdır.

 

Mustafa Kemal Atatürk dediğiniz, cumhuriyettir. Cumhuriyet farkıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün temsil ettiği işte o cumhuriyet değerleridir, yapılaşmasıdır, anlayışıdır, zihniyetidir. Şimdi bunu tehlikeye atarak Türkiye’de bırakınız demokrasiyi istikrarı ve barışı sürdürmek mümkün değildir.

 

Demokrasiyi cumhuriyet doğurdu. Cumhuriyet ilk çıktığı andan itibaren sürekli demokrasi arayışı içinde oldu. Hatırlayın serbest fırka olayını. Hatırlayın terakkiperver fırka girişmelerini. Yani cumhuriyet doğduğu ilk andan itibaren demokrasi arayışı içinde oldu. Çok partili rejim arayışı içinde oldu. Ve iki doğum yaptı. Maalesef o iki doğum düşük doğum oldu. Ama çok partili rejime geçme arayışı cumhuriyetin ta temellerinde var, kökünde var, çıkış noktasında var. Daha sonra çok partili rejime 1946’larda geçme olanağını bulduk.

 

1950 seçimlerine girmeden önce İsmet İnönü’yle Demokrat Partinin kurucusu Celal Bayar arasındaki tarihi mülakata bir kez daha dikkatinizi çekmek isterim.  “Celal bey sizden bir tek şey istiyorum. Halkın oyuyla iktidara gelirseniz sakın ha laiklik ilkesine dokunmayınız. Buna sahip çıkacağınızı, bunu koruyacağınızı bilmek istiyorum” demiştir. Celal Bayar’da “hiç kuşku yok hepimiz Mustafa Kemal’in etrafında birlikte çalıştık. Bu konuda tam bir güven içinde olunuz” diye kendisine teminat vermiştir.

 

Gene hatırlayınız o dönemde İsmet İnönü’nün çok partili hayata geçme kararı karşısında pek çok zamanın aydını “paşam erkendir, sakın ha geçmeyiniz, cumhuriyetin kazanımları tehlikeye girer, laiklik tehlikeye girer” diye uyarılar yapmıştır, yazılar yazmıştır. Ama bunlar karşısında İsmet İnönü bunun nede olsa yaşanacağını, biran önce yaşanmasında, kendisi yaşarken yaşanmasında yarar olduğunu düşündüğünü ifade etmiştir ve ısrarlı olmuştur. Ve o şekilde Türkiye çok partili rejime geçmiştir.

 

Cumhuriyet Halk Partisi devleti kurmuştur, devrimleri yapmıştır, cumhuriyeti hem biçimsel, hem de kurumsal olarak, felsefe olarak topluma kabul ettirme doğrultusunda çok büyük açılımlar yapmıştır ve sonra kendi kurduğu devletin yönetimine kendi getirdiği demokrasinin, seçim sisteminin doğal sonucudur diyerek saygı gösterme konusunda dünyadaki hala tek örneği sergilemiştir.

 

Bu da Cumhuriyet Halk Partisinin zaferidir. Çünkü o zaman Cumhuriyet Halk Partisi düşünüyordu ki, cumhuriyetin kalıcı olması, kökleşmesi cumhuriyet altyapısı ve kültürleri üzerinde iktidar değişimlerinin gerçekleşebilmesiyle mümkündür. Bunun örneğini de verme görevi Cumhuriyet Halk Partisine düşmektedir. Hiç tereddüt etmemiştir. Böyle bir örneği şimdi Ortadoğu’da görebiliyor musunuz? Hiçbir Ortadoğu ülkesinde yok. Sandıkta iktidar değişimi, demokrasi anlayışının ne kadar derin, ne kadar samimi, ne kadar köklü olduğunun bir örneğidir. Savaş meydanında kazandığı bir anlayışı, iktidarı ayağında savaş çizmeleriyle geldiği iktidar koltuğunu kolunda çantasıyla yürüyerek Çankaya’dan sandığın emridir, milletin kararıdır diye devretme olgunluğunu gösteren anlayış hiç kuşku yok ki dünyanın her yerinde ve daima saygıdeğer bir anlayış olarak kabul edilecektir.

 

Şimdi geldiğimiz noktada ne görüyoruz? Demokrasi cumhuriyetin çocuğu. Ama şimdi demokrasi adına Cumhuriyetin kemirilmek istendiğini, tüketilmek istendiğini, tahrip edilmek istendiğini görüyoruz.

 

Demokrasiyle cumhuriyet arasında bir çelişki yoktur. Kavramsal, felsefi ve siyasal olarak yoktur. Ama demokrasiyle cumhuriyet arasında sanki bir çelişki varmış gibi kabul ederek cumhuriyeti demokrasi adına geriletme, azaltma, etkisizleştirme girişimleri bilinmelidir ki, cumhuriyetten belki daha çok bizzat demokrasinin kendisine zarar verir. Cumhuriyet temeli ortadan kalktıktan sonra demokrasiyi içerikli, anlamlı bir şekilde işletme olanağı ne yazık ki, kalmaz, boş bir kalıba dönüşür.

 

Cumhuriyetin özünde insan vardır. İnsanın özgürlüğü ve özgünlüğü vardır. Bir irade kaynağı olarak insan vardır. Cumhuriyetin felsefesinin temelinde bireysel, insani tercihler yatar ve rejim insana dayanır, vatandaşa dayanır. Vatandaş dediğinizde insandır. İnsanın siyasi görüntüsüdür vatandaş..

 

Eğer siz bu insanı  cemaatleştirirseniz, eğer o insanı dogmatik değerlerin ve anlayışların tartışmasız destekçisi konumuna indirgerseniz, onun bireysel bir ayrışım yapma yetkisini ortadan kaldırır kolektif, dogmatik, iman ilkelerinin tartışmasız bir biçimde herkes için geçerli olduğu anlayışını topluma dayatırsanız sonra o anlayışın içinde seçim yaparak, o anlayışın içinde biçimsel demokratik mekanizmaları çalıştırıyor gibi gözükerek demokrasiyi işletiyor olamazsınız.

 

Çünkü demokrasi cemaate değil insana dayanır. Kafası özgür insana dayanır. Yani dogmalarla kafası dondurulmamış insana dayanır. Kafası özgür, vicdanı özgür, kendisi özgür insana dayanır. Eğer siz o insanı cemaat haline dönüştürürseniz işte o gazetelerde gördüğünüz kurtarılmış bölgeler ortaya çıkar.

 

Canım kaygıya gerek yok Türkiye bunca yıl geçti, bunca kuşak yetişti, ekonomi gelişti, kentleşme var, yeni bir ticaret burjuvazisi ortaya çıktı, herkes bakınız nasıl yaşıyor. Bodrum’da oturuyorum bakıyorum cumhuriyet tehlikede diyenlere aklım yatmıyor” diyenler var.

 

Siz cumhuriyetin tehlikeye girişini güneş tutulması gibi biranda, birdenbire bir büyük kesintiyle ortaya çıkacak bir durum diye bekliyorsanız elbette bunun koşulları yoktur, böyle bir şey olmaz. Ama siz bunu bir süreç diye anlamaya başlıyorsanız yavaş yavaş özgür insanın cemaatin içinde erimeye başladığı, cemaatleşmenin, cemaatin varsayılan ortak değerlerinin, ilkelerinin, anlayışlarının herkese kendisini dayatmaya başladığı bir sürecin içine girmeyi o anda güneş tutulmuyor, birden bire karanlık basmıyor diye doğal karşılarsanız bir süre sonra giderek kararan bir duruma doğru sürüklenmekte olduğunuzu görürsünüz.

 

Türkiye’de ekonomik altyapı, burjuvalaşma hatta yozlaşma, hatta soysuzlaşma en ileri ölçülerde ortaya çıkıyor. Bunlar demokrasinin güvencesi değil. Bunlar hastalıklar. Bu hastalıklara bakarak toplumun sağlıklı ve cumhuriyet anlayışına dayalı, demokrasi anlayışına dayalı bir geleceğe yöneldiğini kabul etmek kesinlikle mümkün değildir.

 

Türkiye’de cumhuriyet 83 yıllık bir geçmişi arkasında bulunduruyor. Bu tabi çok büyük bir güvencedir hiç kuşku yok. Ama buna karşı ortaya çıkan birikimleri gözden uzak tutmaya hiçbirimizin hakkı yoktur. Bu konuda çok ciddi bir duyarlılık içinde bulunmamız lazımdır. Bugüne kadar bu duyarlılıkları sergilemesi beklenen kurumlar vardı. Cumhuriyete yönelik tehlikeler ve tehditler karşısında Türkiye’nin cumhuriyet kurumlarının üzerlerine düşeni yapacakları kabul ediliyor idi.

 

Ancak yaşadığımız deneyler bize şunu göstermiştir ki, kurumsal müdahalelerle cumhuriyete yönelik tehlikeleri ve tehditleri bertaraf etmek mümkün değildir. Bir süre mümkünmüş gibi gözükür, bir süre zaman kazandırmış gibi gözüküyor ama sonra çok daha sakıncalı, çok daha tehlikeli bir biçimde yeni birikimler ortaya çıkar. O nedenle siyasi tarihimizin son döneminde ortaya çıkan çeşitli kırılma tehlikeleri karşısında kurumsal müdahalelerle sağlanan sözde yörünge düzeltmelerinin güvenilir olmadığına dikkatinizi çekmek istiyorum. Güvenilirliğin ötesinde böyle müdahalelerin Türkiye’ye getirdiği çok ciddi pek çok sorun vardır, sıkıntı vardır, dert vardır, büyük zaman kayıplarına yol açmaktadır. Türkiye 10 yılları bu defa demokratik rejime getirilen zafiyetleri düzeltebilmek için harcamak zorunda kalmaktadır.

 

Artık bundan sonra Türkiye’de cumhuriyete ve rejimin tarihsel yörüngesine, Türkiye’nin tarihsel rotasına yönelik tehditler ve tehlikeler karşısında güveneceğimiz kurum yoktur. Hepimizin bunu içimize sindirmemiz lazımdır. Artık bu geldiğimiz noktada hiçbirimizi cumhuriyete yönelik tehlikeler için hiçbir kurumdan medet ummuyoruz. Sorumluluk hepimizindir. Sorumluluk toplumundur, sorumluluk bütün Türkiye’nindir, erkek kadın bütün insanlarımızındır.

 

Bu tehlike karşısında 70 milyon hepimiz ortak sorumluluk içindeyiz. Görevin insanlarımıza düştüğünü, hepimize düştüğünü bilmeliyiz ve bunun çözümünü de gene demokrasi içinde, seçim sandığında toplum olarak, halk olarak kendimiz yürürlüğe koyabilmeliyiz. Bu en öncelikli sorumluluğumuzdur. Geldiğimiz noktada artık cumhuriyet gençlerimize, kadınlarımıza, erkeklerimize, çiftçilerimize, esnafımıza, işadamlarımıza, halkımıza, aydınlarımıza, sanatçılarımıza, öğrencilerimize, öğretim üyelerimize, bize, millete emanet edilmiştir. Bunu bu anlayışla değerlendirmeliyiz diye düşünüyorum.

 

Bir dikkatinizi çekmek istediğim nokta; cumhuriyete yönelik bu tehlikeler karşısında içinden geçtiğimiz durumu olağan kabul etmemizi sağlamak isteyen pek çok çevrenin çabalarına dikkat etmeliyiz. Bize sıra dışı bir durum yok, bu böyledir merak etmeyin diye durumu hazmettirme çabası içinde pek çok çevre gayret göstermektedir. Buna karşı çok dikkatli olmalıyız. Bu anlayış içinde davranan bazı çevrelerin siyasi hesabı durumu olağan göstermektir. Bir sıkıntı yok, bir sancı yok, her şey olması gerektiği gibi devam ediyor anlayışını ortaya koymakta cumhuriyetten rövanş almak isteyenlerin menfaati vardır. Onlar bunu bilinçli olarak yapmaktadırlar. Ama asıl acı olanı böyle bir dönüşümü hiç istemez gözüküp de bu doğrultuda ortaya çıkan tehlikeleri, tehditleri yok saymamızı sağlamak için her türlü çabayı, gayreti ısrarla sürdürmeye devam edenlerinde varlığıdır. Bunlar aymazlardır, bunlar gerçeği göremeyenlerdir.

 

Ne yazık ki, bu aymazları siyasi yelpazenin her kesiminde görmek olanağı vardır. Bunlar bazen böyle bir tehdit duygusuna toplum gelirse o tehdide karşı ne yapar kaygısı içinde bunu önlemeye çalışıyorlar. Bazıları da Türkiye’nin haliyle ve geleceğiyle ilgilerini kesmişlerdir. Onları ilgilendiren Türkiye değildir. Onların gözlerini diktikleri başka kumanda noktaları vardır, başka merciler vardır, başka yerlerden esinlenmektedirler. Ona göre karar almakta, ona göre politika götürmektedirler. Ama bize düşen görev bütün bunları doğru değerlendirerek cumhuriyete yönelik tehlikeyi kavramak ve o tehlikenin en sağlıklı biçimde etkisiz kılınması için hepimize düşen sorumluluk duygusunu, görev bilincini harekete geçirmektir.

 

Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunu yapıyoruz. Uzun bir süreden beri bu gayret içindeyiz. Bu çabamızın ne kadar yerinde olduğu geride bıraktığımız olaylar tarafından çok açık bir biçimde ortaya konulmuştur. O bakımdan bu çabamızı kararlı ve ısrarlı bir şekilde yürütmek durumundayız.

 

Elbette bizim öncelikli görevimiz Türkiye’mizin tarihsel kimliğini ve çizgisini, ana rotasını sahiplenmek ve korumaktır. Bu Türkiye’nin her türlü ileri atılımının ön koşuludur.

 

Cumhuriyeti bir kenara iterek ilerici olmak Türkiye koşullarında kesinlikle mümkün değildir. Türkiye’deki her ileri proje cumhuriyeti bir dayanak noktası olarak kabul etmek zorundadır. Bunu hiçbir zaman unutmamalıyız ve kimsenin unutmasına da izin vermemeliyiz. Ama bizim görevimiz sadece kurulmasına büyük katkı yaptığımız devletimizin bu ana karakterini korumaktan ibaret değildir.

 

Bizim öncelikli görevimiz bunu korurken Türkiye’yi çağdaş dünyanın müreffeh, kalkınmış, ileri bir zenginlik düzeyine yönelmiş, uyumlu, barış içinde yaşayan, dayanışmasını en ileri noktaya getirmiş, saygın, bağımsız bir ülke konumuna gelmesini sağlamaktır. Bu doğrultuda çok ciddi sorunlarla, sıkıntılarla karşı karşıyayız.

 

Türkiye’de cumhuriyet döneminin izlediği politika Türkiye’yi dış dünyadan bir destek almasa dahi doğru bildiği yönde ileri götürmeye yönelik bir politika idi. Türkiye buna göre bir ekonomi politikası izledi. Ona göre bir demokratikleşme politikası izledi. Ona göre bir kültür politikası izledi. Kendi olanaklarıyla, kendi gücüyle, kendi dinamiğiyle Türkiye çağın uygarlığını yakalama mücadelesi içine girdi. Ve bu doğrultuda çok saygıdeğer, çok önemli ilerlemeleri gerçekleştirdi.

 

Ama son dönemlerde Türkiye’de izlenen politikalar Türkiye’nin ilerlemesini, Türkiye’nin dışındaki kaynakların, güçlerin, ülkelerin, kurumların takdirine bırakmak zorunda kaldığı bir sürece çekmiştir. Son dönemlerde izlenen politikalar Türkiye’yi kendi kalkınmasının kaderi üzerinde söz sahibi olmaktan giderek çıkaran, Türkiye’nin kalkınmasının kaderini tayin etme kudretini kendi dışımızdaki kurumlara, ülkelere, mercilere terk eden bir sürecin içine Türkiye’nin çekilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu fevkalade ödemli bir olaydır. Cumhuriyet kimseden medet ummayan, kimsenin yardımcı olmayabileceği koşullar altında da Türkiye’yi kalkındırmak, ileri götürmek, eğitimini yükseltmek, refahını yükseltmek, sanayini geliştirmek doğrultusunda bir arayıştı. Cumhuriyet bunu yapıyordu.

 

Ancak günümüzde durum değişti. Artık ne, bağımsız olması gereken Merkez Bankası, ne Devlet Planlama Teşkilatı, ne Maliye Bakanlığı, ne Hazine Müsteşarlığı, bunların tümü Türkiye’nin ekonomik geleceğinin temel belirleyicisi olmaktan çıkmıştır. Ve giderek Türkiye dış merkezlerin kararlarıyla belirlenen bir sürecin içine çekilmişti ve giderek bu bağımlılığın daha da ağırlaşmakta olduğu bir süreç işlemektedir. Bu bir cumhuriyet krizidir.

 

Laiklikten kaynaklanan cumhuriyet krizine ek olarak bu da görmemezlikten gelemeyeceğimiz çok temel bir ekonomi alanında derinleşen bir cumhuriyet krizidir. Cumhuriyetin bu anlamdaki Türkiye’nin ekonomik kaynaklarını elbette dış dünyalarla iletişim ve etkileşim içinde ama kendi kaderini kendi elinde tutarak, kendi kaderini kendisi belirleyerek yürüme şansını kaybetmiştir. Cumhuriyet, 1929 dünya ekonomide derin bunalımla karşı karşıya kalmıştır Ve o bunalım karşısında Türkiye kendi politikasını etkin bir şekilde uygulamayı başarmış, kalkınmasını sürdürmüş ve bundan etkilenmeden yoluna devam edebilmiştir. Şimdi en küçük bir dalgalanma Türkiye’yi allak bullak ediyor. Dünya değişti, şimdi globalleşen bir dünya ortamındayız. Doğrudur dünyanın değişen koşullarının elbette bir etkisi var.

 

Ama Türkiye kadar iplerini kendi elinden çıkarmış, iplerini belli merkezlere teslim etmiş kaç tane ülke var incelemeye değer. Bu cumhuriyetin doğal sonucu olan bir tablo değildir. Ve geleceğimiz bakımından da en büyük sorun ve sıkıntı kaynağı olarak maalesef bu gözükmektedir.

 

Türkiye’de sorunlar cumhuriyet felsefesine ters doğrultuda yaşanan uygulamalar sonucunda maalesef pek çok alanda ağırlaşmakta. Yani Türkiye’de bir vatandaşlık anlayışının ırkçılık dışında tarif edilmiş bir vatandaşlık anlayışının zorlanmaya başladığına hep birlikte tanık oluyoruz. Ve bunu çok tehlikeli, çok sakıncalı bir gelişme olarak görüyoruz.

 

Türkiye’de terör ne yazık ki, her geçen gün daha ağırlık kazanıyor, daha etkinlik kazanıyor. Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında terör ve terörün altında yatan kriz yatıyor. Terörün altındaki arayışlar, anlayışlar, onu besleyen kaynaklar Türkiye’nin en önemli sorunları olarak kendisini gösteriyor. Bu sorunlar karşısında Türkiye’nin konumunu doğru algılayıp değerlendirecek ve güven veren bir çıkış yolu ortaya koyacak bir anlayışın ne yazık ki, ortada görülmediğine tanık oluruz. Bundan da çok büyük bir üzüntü duyuyoruz.

 

Gene hepimiz Türkiye’de büyük bir yozlaşmanın, sadece kültür yozlaşmasının, sadece sosyal yozlaşmanın değil, bir ahlak yozlaşmasının da en ileri boyutlarda ortaya çıktığına tanık oluyoruz. Yani ülkemizde hiç kuşku yok toplumsal dokumuz artık çözülmeye başlamıştır. Yani aile kavramı, anne çocuk ilişkisinden karı koca ilişkisine, komşu ilişkisine kadar sosyal dokumuzun bütün temel ilkeleri, değerleri sağlıklı bir dönüşüm anlamına kesinlikle gelmeyen bir çürümenin, bir yozlaşmanın belirtilerini sergiler haldedir. Bu tabi çok kaygı verici bir tablo oluşturuyor.

 

Değerlerini kaybetmiş bir toplum, bağlılıklarını kaybetmiş bir toplum, dayanışmasını kaybetmiş bir toplum, en temel ahlaki değerlerinden mahrum kalmaya yönelmiş bir toplum ve kültür ne yazık ki, giderek daha etkili, daha egemen oluyor. Sosyal doku çok ciddi bir parçalanma sürecinin içinden geçiyor. Ahlaki yozlaşma ölçüsüz bir noktaya gelmeye başladı. Değerler sistemi allak bullak ve bu yozlaşma artık bütün kültürlerin, medeniyetlerin, dinlerin kabul ettiği ilkeleri tersine çevirmeyi marifet kabul eden, başarı kabul eden, üstünlük sebebi sayan, saygınlık sebebi sayan, çığırından çıkmış bir yozlaşmanın en ileri örneklerinin Türkiye’de sergilenmeye başladığına tanık oluyoruz. Artık yolsuzluk bir değer olmaktan, bir suç olmaktan çıkmış bir değer olma noktasına gelmeye başlamıştır. Eğer yapıp başarabiliyorsan ve kapatabiliyorsan mesele yoktur. Bütün mesele yapıp yapmamakta değil, yakalanıp yakalanmamakta, yakayı ele verip vermemektedir. Yakayı ele vermemek ayrıca bir övgü konusu, bir saygınlık konusu, bir başarı konusu haline gelmiştir.

Bu olumsuzluklar yani terör, yolsuzluklar, toplumsal dokunun yozlaşmaya başlaması ve ekonomik sistemin millet için değil, toplumun çoğunluğu için değil hatta Türkiye için değil “başka merkez” için zenginlik üreten, değer üreten bir biçimde çalıştırıyor olmasından kaynaklanan sorunlar.

 

Yani işsizlik, yani yoksulluğun artması. Herkesin biraz daha yoksul hale gelmeye başlaması, yoksullaşmanın en ileri boyutlarda kendisini göstermeye başlaması, üretmeden, değer yaratmadan haksız ve kolay kazançların Türkiye içinde ve Türkiye sırtından dışarıda bu kadar yaygın ölçekte kullanılıyor olması, bu tablo karşısında işsizliğin, bu tablo karşısında yoksullaşmanın bir toplum gerçeği olarak ortaya çıkması elbette sürdürülebilir, kabul edilebilir bir manzara değildir.

 

Şimdi böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu tablo karşısında biz Türkiye’nin çok köklü bir yeni yapılanmaya girmek zorunda olduğunu biliyoruz ve bunun hazırlıklarını yapıyoruz. Yeni bir büyük atılıma Türkiye’nin ihtiyacı vardır. Tıpkı cumhuriyet dönemlerinde olduğu gibi şimdi önümüzdeki dönemde de Türkiye’nin değerlerini sorgulayacağı, yeni bir anlayışı, yeni bir değerler anlayışını ortaya koyacağı, yeni bir ekonomi politikasını ortaya koyacağı, yeni bir ahlakı ortaya koyacağı bir tabloya Türkiye’nin şiddetle ihtiyacı vardır.

 

Türkiye’de terör yaygınlaşıyor, Türkiye’de yolsuzluklar yaygınlaşıyor, Türkiye’de yoksulluk yaygınlaşıyor. Yeni dönem çıkışını bunların üzerine kurmak durumundadır.

 

Terörden Türkiye barış üretmek zorundadır. Terör yaygınlaşıyor ama böyle devam edemez. Bunu terörün bu vardığı düzeyi Türkiye’de barışı ortaya koymak için bir dayanak noktası haline getirmek zorundayız. Terörden barışı üreteceğiz. Türkiye buna mecburdur. Terör bir gerçeğimiz, barış geleceğimizdir. Mecbur olduğumuz gelecektir. Mahkum olduğumuz gelecektir, gerçekleştirebileceğimiz gelecektir. Yeter ki, bunu kavrayalım, bunu anlayalım, bunun gereğini yapalım.

 

Türkiye terör olumsuzluğundan barış ve kardeşlik olumluluğunu üretmek, çıkarmak zorundadır.

 

Türkiye’de yolsuzluk var, yolsuzluktan dürüstlüğü çıkaracağız. Yolsuzluktan dürüstlüğü üreteceğiz. Yolsuzluğa teslim olamayacağız. Olamayız. Bu böyle devam edemez. Bunu değiştirmek zorundayız, yolsuzluktan dürüstlüğü üretmek zorundayız.

 

Yozlaşmadan sevgiyi, saygıyı, kültürü, bilimi, sanatı, gerçek değerleri üretmek zorundayız. Yozlaşıyor Türkiye. Yozlaşmaya teslim olamayız. Yozlaşmayı değiştireceğiz. Yozlaşma bugünün gerçeğidir, kültürün, sanatın, bilimin, gerçek değerlerin saygı gördüğü bir Türkiye yarının, geleceğin gerçeğidir.

 

Aynı şekilde işsizlik üreten, yoksulluk üreten ekonomi politikası devam edemez. Bunun değişmesi lazımdır. İşsizlikten kalkınma üretmek zorundayız. Yoksulluktan refah üretmek zorundayız. Bu diyalektik açılımı Türkiye yapmak zorundadır. Bu mümkündür, bunu yapmak zorundayız. 

 

Değerli arkadaşlarım, önümüzdeki dönemde Türkiye’de hem cumhuriyet yaşacaktır, hem de demokrasi yaşayacaktır.

·         Cumhuriyet hukukun üstünlüğünün, çağdaş değerler sisteminin, ahlakın, cemaatler karşısında bireyin, insanın, özgür insanın güvencesi olacaktır.

·         Demokrasi halk iradesinin, halkı ikna ederek Türkiye’yi yönetmek gereğinin, özgür düşüncenin, insan haklarının güvencesi olacaktır.

 

Hem cumhuriyet olacaktır, hem de demokrasi olacaktır. Demokrasi yozlaşma üretmeyecektir. Demokrasi değer üretecektir, değer. Demokrasi hukuksuzluk üretmeyecektir, hukuk üretecektir. Demokrasi özgür insanı ezip cemaatleştirmeyecektir. Demokrasi özgür insanı güçlendirecektir.

 

Cumhuriyet penceresinden bakarsa böyle olur. Cumhuriyet penceresi açık durursa bu olur. Bunu sağlamak zorundayız. Türkiye’de hem cumhuriyet olacaktır, hem demokrasi olacaktır. Hem halk yönetecektir, hem de halk dogmaların tutsağı ve esiri olmayacaktır.

 

Deniz BAYKAL (9 Eylül 2006)

 

 

 

 

9 EYLÜL aynı zamanda, İZMİR’in kurtarılışının şanlı yıldönümüdür!!!

26 Ağustos 1922’de başlayan büyük yürüyüşle 27 Ağustos’ta Afyon, 30 Ağustos’ta Dumlupınar, Kütahya , 1 Eylül’de Uşak, 2 Eylül’de Eskişehir, Karahallı, Ulubey, 3 Eylül’de Eşme, Ödemiş, 4 Eylül’de Buldan, Sarıgöl, Kula, Tire, 5 Eylül’de Alaşehir, Salihli, Kuyucak, Nazilli, 6 Eylül’de Ahmetli, Gölmarmara, Akhisar, Bayındır, Söke, 7 Eylül’de Turgutlu, Aydın, Kuşadası,İncirliova, 8 Eylül’de Manisa, Kemalpaşa, Selçuk, Burhaniye  ve  9 Eylül’de İzmir kurtulur…

 

ve kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
güneyden kuzeye,
doğudan batıya, türk halkıyla beraber  

seyretti izmir rıhtımından Akdeniz'i.(N.H.)

İzlenme: 458 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ