• DOLAR TL
  • EURO TL
  • Altın TL
g.sozcu11

Gerçek Sözcü Özel Haber

CHP YENİDEN YAPILANMALIDIR

Kemal ANADOL

Kemal ANADOL

E-Posta :

  CHP YENİDEN YAPILANMALIDIR Kemal Anadol ÖNSÖZ YERİNE Bu çalışmanın tanımını açıklamayı gerekli görüyorum. *Cumhuriyetimizle yaşıt olan Cumhuriyet Halk Partisinin, Cumhuriyetimizin ve partimizin kurucusu Büyük Atatürk’ün söylediği gibi “sonsuza kadar yaşaması”, her dönemde halkımızın gönenci ve güvenci için çalışarak ülkemizi çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkarması tüm partililerimizin ve ona umut bağlayan seçmenlerin ana amacıdır. Bunun gerçekleşmesi, çağa ayak uydurması ve gücünü koruması, yapısal değişikliğe açık olmasına bağlıdır. *CHP kuruluşundan bu yana her dönem değişime açık olmuştur. Çağdaş bir ülke olmanın alt yapısı olan devrimleri gerçekleştirmiş, ülkemizi çok partili parlamenter sisteme geçirmiş, daha sonra da “Ortanın Solu” hareketi ile sola açılmayı başarmıştır. *Bu kadar uzun süreçte, yurt içi ve yurt dışı sorunlarla boğuşarak sağlanan başarının anahtarı, simgemiz “Altı Ok” ve onun en önemli ilkesi olan Devrimciliktir. Devrimcilik elbette değişimi kapsar ve içerir ama anlamı değişimin de üstündedir. Bu anlam, partimizi değişim adına başkalaşmaktan ve savrulmaktan korumalıdır, koruyacaktır. *CHP’nin eksenini antiemperyalizm, tam bağımsızlık, laik ve demokratik bir omurga oluşturur. Bunlar modası geçmeyen ve her dönemde geçerli olan, tazeliğini koruyan kavramlar, ilkelerdir. İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyılda yaşadığımız olaylar bunların değerini bir kez daha kanıtlamaktadır. Atatürk yıllar önce tam bağımsızlık kavramını yetkin bir biçimde özetlemiştir: “Tam bağımsızlık siyasî, malî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve serbestlik demektir. Bunların herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yokluğunu ifade eder.” *Partimizin örgütlenme ve yönetim yapısını yenilemesi ayrıca bu ilkelerin sürdürülmesine olanak sağlayacak, ideolojik tutarlılığını pekiştirecektir. *Gerçek anlamda güçler ayrılığının egemen olduğu ve güçlendirilmiş parlamenter sisteme sahip ülkelerdeki siyasal partiler yapılarını yenileyerek çağa ayak uydurmuşlardır.
Partimizin de bugünkü hantal yapısının değişmesi ve çağdaş partilerdeki evrensel modele evrilmesi artık bir zorunluluk haline gelmiştir. *Çalışmanın özünde sıralayacağım önerilerin amacını böylece açıklamış oluyorum. Buna neden gerek gördüğüme gelince. 1961 yılında CHP Ankara İl Gençlik Kolu Başkanı olarak başlayan siyasal yaşamım oldukça uzun sürdü. CHP Karadeniz Ereğlisi İlçe Sekreterliği (1966-69), CHP K. Dz. Ereğli İlçe Başkanlığı (1969-73), CHP Zonguldak Milletvekilliği (1973-1977 / 1977-80) CHP Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği (1974-75), CHP TBMM Grup Basın Sözcülüğü (1977-80), SHP İzmir Milletvekilliği (1987-91), SHP Parti Meclisi Üyeliği, CHP İzmir Milletvekilliği (2002-2007/2007-2011) CHP Grup Başkanvekilliği (2002-2011), CHP 24 ve 33. Olağan Kurultay Başkanlıkları gibi çok kademede görev aldım. Politika sadece beklenti ile yapılmaz. Aktif siyaseti bıraksa bile hiçbir partilinin köşesine çekilme hakkı yoktur kanısındayım. CHP bana ve benim gibilere çocuklarımıza miras bırakacak önemli görevler verdi. CHP olmasa bizim bu sıfatlarımız ve makamlarımız da olmazdı! Ya her seçim hiçbir karşılık beklemeden sandığa koşan seçmenlerimiz? Kaybedince bizden çok üzülen, kazanınca bizden çok sevinen Atatürkçüler, cumhuriyetçiler, özgürlükçüler? İşte onlara borcumuz var! Hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz bir borç. *Bu çalışmayı duyduğum ve açıkladığım bu sorumlulukla hazırladım. Burada üç önemli nokta var. Birincisi, çalışma herhangi bir ekip adına yapılmıyor. Bilimsel bir nitelik taşımamaktadır. Yıllarca içinde yaşadığım olaylardaki, gözlem, uygulama ve deneyimler sonucu edindiğim kişisel görüşlerimden oluşuyor. İkincisi, yazdıklarımın elbette kesin doğru olduğunu söylemiyorum. Amacım, artık hantallaşan parti yapımız üzerine üretilecek ve önerilecek yeni modellerin tartışılıp oluşturulmasını sağlamaktır. Üçüncüsü de benim veya başka arkadaşların önerileri tartışılırken “Ama eskiden daha mı iyiydi?” soru ve yanıtlarla olaya dar açıdan bakmanın yanlış olduğunu vurgulamak. Bu statükocu anlayış partiyi ileri götürmediği gibi erozyona uğratır. Daha önce yapılan yanlış uygulamalar bugünkü yanlışların gerekçesi olamaz! Sürekli eskinin tartışılması yenilenmenin önündeki en büyük engeldir. Eski yanlışlar, güncel tartışmalar için değil, doğruyu bulmak ve ders çıkarmak için gündeme getirilmelidir. *Çalışmamı önce CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na sunacağım. Metinde katılmadığı ve hoşlanmadığı bölümler olabilir. Bu da çok normaldir. Hoşgörülü tavrı içinde hiç olmazsa birkaç konuda hak verir ve ona göre düzenleme isterse memnuniyet duyacağım. Daha sonra da partililerimizin, CHP dostlarının ve demokrat kamuoyunun takdirlerine arz etmeyi düşünüyorum. Tek amacım, her dönem ve koşulda değişimin partisi olan CHP’nin kendini yenileyerek ezilen halkın umudu olmayı sürdürmesi, tek adam yönetimine karşı demokrasi mücadelesinin öncülüğünü yapmasıdır. *Çok önemli bir noktayı vurgulamakta yarar görüyorum. Partimizde yapısal bir değişim için Siyasal Partiler Yasası’nın demokratik bir anlayışla değişmesini beklemenin, kutuplarda narenciye yetiştirmeye girişmekten farkı yoktur. Yapısı biat ve itaat kültürüne dayanan ve meclis çoğunluğuna sahip AKP ile MHP’nin parti içi demokrasiyi gerçekleştirecek bir yasa taslağı hele önerisini onaylaması eşyanın tabiatına aykırıdır. *Bu gerçek tartışılmaz biçimde ortada iken, parti içi demokrasiyi güçlendirecek bir yapılanmayı bu olasılığa bağlamak ve beklemek inandırıcı olamaz. Yine, bu mazeretin arkasına sığınarak yeniden yapılanmayı ertelemek partimize umut bağlayan kitlelerde hayal kırıklığı yaratır. *Bu gerekçelerle önerilerim önce, mevcut SPK ve kendi tüzüğümüz kapsamında elimizdeki olanakları değerlendirmemizi, yapabileceklerimizi içermektedir. Daha sonra da Siyasi Partiler Yasasının antidemokratik hükümlerine karşı verilecek bir hukuk mücadelesine ilişkin seçenekleri tartışmaktır. *Tüm CHP’lileri, seçmenlerimizi, partimize ilgi duyan kamuoyunu bu konularda görüşlerini açıklamaya tartışmaya ve önerilerini sunmaya davet ediyorum. Saygılarımla…

CHP GENEL BAŞKANI ÜYELER TARAFINDAN SEÇİLMELİDİR CHP Genel Başkanı partinin tüm üyeleri tarafından seçilmelidir. Neden? Parlamenter sistemle yönetilen çağdaş demokrasilerde seçimlerin delege sistemiyle yapılması geçmişte kalmıştır. CHP’nin üyesi olduğu Sosyalist Enternasyonale üye hiçbir Avrupa Sosyal Demokrat veya Sosyalist partisi bu yöntemi kullanmamaktadır. Seçimlere egemen olan irade artık üyelere bırakılmıştır. Birkaç örnek vermek isterim: *Yunanistan’da PASOK Genel Başkanı Yorgos Papandreu’nun istifası üzerine 18 Mart 2012 tarihinde yeni genel başkanı belirleyecek seçim yapılmıştır. Tek aday olarak Evangelos Venizelos ortaya çıkmıştır. Buna karşın seçim yapılmış, partinin tüm üyeleri masrafları karşılamak üzere üye başına 2 avro vermişler sandık başına giderek oylarını kullanmışlardır. Yunanistan’ın çeşitli yerlerine 1074 sandık kurulmuştur. 236.105 oy kullanılmış, Venizelos 230.105 oy almış, 4662 beyaz oy kullanılmış, 1384 oy da geçersiz sayılmıştır. *14 Temmuz 2014 Mayıs ayında İspanya’da yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğrayan PSOE (İspanya Sosyalist İşçi Partisi) Genel Sekreteri Rubaccoba istifa etmişti. Aynı zamanda parti liderliği olan genel sekreterliğe üç kişi aday olmuştu. Tüm üyeler sandık başına gitmiş, oyların %48.69unu alan Madrit Milletvekili Pedro Sanchez 42 yaşında Genel Sekreter seçilmişti. Pedro Sanchez halen İspanya Başbakanıdır. *İngiltere’de 12 Aralık 2019’da yapılan genel seçimlerde yenilgiye uğrayan İşçi Partisinin lideri Jeremy Corbyn tüm sorumluluğu üstlenerek çekildiğini açıklamıştı. İşçi Partisi üyeleri 4 Nisan 2020 günü sandık başına giderek yeni genel başkanla yardımcısını belirlemişlerdi. Keir Starmer oyların %56,2’sini alarak parti liderliğine seçilmiş, genel başkan yardımcılığına da Angela Rayner getirilmişti. *Avrupa’da parti genel başkanlarını üyelerle seçen sadece sosyal demokrat partiler değil. Artık çağdaş demokrasilerde delege sistemi tüm partilerce terk edilmiştir. En yakın örneği de İngiltere Muhafazakâr Parti seçimleridir. Görevinden ayrılan Başbakan ve Muhafazakâr Parti lideri Theresa May’ın yerine gelecek aday için 23 Temmuz 2019 günü, partinin yaklaşık 160 bin üyesi sandık başına gitmişti. Oyların 92.153’ünü Boris Johnson, 46.656’sını da rakibi Jeremy Hunt almıştı. Böylece Boris Johnson Muhafazakâr Parti lideri ve Başbakan olmuştu. Seçimlerden önce toplanan Muhafazakâr Parti parlamento grubu adayları ikiye indirerek seçimi parti üyelerinin iradesine bırakmıştı. *Çağdaş partiler sadece genel başkanlarını değil, cumhurbaşkanı adaylarını da üyeleriyle belirliyorlar. Bunun bir örneği de Fransa’da görülmüştü. Fransız Sosyalist Parti üyeleri cumhurbaşkanı adaylarını belirlemek üzere 20 Ekim 2011 günü sandık başına gitmişlerdi. Seçime yaklaşık 3 milyon üye katılmıştı. Oyların %56’sını alan Francois Hollande partisinin cumhurbaşkanı adayı olmuş, daha sonra ülke genelinde yapılan seçimleri de kazanarak bu makama gelmişti. Çağdaş anlamda siyasal parti aygıtının ve parlamenter demokrasinin ortaya çıktığı ve ana vatanı olduğu İngiltere’de İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti genel başkan adaylarını parlamento grubunda eleyip azaltarak seçimi üyelere bırakırken, Liberal parti seçimi doğrudan üyeleriyle yapmaktadır. Akla hemen şu soru geliyor. Çağdaş siyasal partilerde neden delege sistemi terk ediliyor da parti içi seçimlerde doğrudan üyelerin iradesi tercih ediliyor? Bunun bilimsel yanıtını otoritesi dünya ölçeğinde kabul görmüş Fransız Anayasa Hukuku uzmanı, siyaset bilimci ünlü Prof. Maurice Duverger veriyor. Bir dönem parlamenterlik de yapan ve 97 yaşında ölen Duverger’e göre, parti içi seçimlerde görevlendirilen delegelerin fikir ve davranışlarıyla kendilerine vekâlet veren parti tabanının düşünce ve eğilimleri çok kez aynı olmamaktadır. Bu durum tabanın iradesinden sapmayı doğurmaktadır. Daha da önemlisi oy hakkına sahip olanların sayıca çok daha az olması seçim hilelerini kolaylaştırabilir. Ayrıca partilerin üst yönetimleri, seçimlerde kendi tercih ettikleri adaylar için oy kullanılması için sayıları üyelere göre daha az olan delegeler üzerine baskı kurabilir. Aynı baskının üyeler üzerinde de kurulabileceği söylenebilir. Ancak parti tabanına hele genel başkanlık seçimi gibi tüm yurda yayılmış üyelerin iradesine baskı kurmak çok zordur. Üyelerden oluşan parti tabanına baskı olanağı pek yoktur. Bundan kamuoyunun haberi olur ve baskıyı yapanlar seçmen önünde saygınlıklarını yitirirler. Bu görüşlere tamamen katıldığımı hemen belirtmeliyim. Parti emekçilerinin de katıldığına yürekten inanıyorum. Kurultaylarımızda genel başkanlara adaylıkları için verilen imzalarla, çıkan oylar arasındaki büyük farklar delegeler üzerindeki baskıyı kanıtlamıyor mu? Çeşitli dönemlerde delegelerle yapılan ön seçimlere giren milletvekili aday adaylarının kazanmaları veya kaybetmeleri önemli ölçüde genel merkezlerden gelen telefon ve direktiflere bağlı değil mi? CHP gibi bir partide olağanüstü kurultay için imza veren delegelerin bu imzalarını sebepsiz yere geri aldıklarını düşünülebilir mi? Bu davranışlar hem yukarıdan gelen baskının kanıtıdır hem de siyasal ahlâkın yozlaşma nedenidir. Başa dönelim. Parti genel başkanının seçim yöntemi parti içi demokrasiyle doğrudan ilişkilidir. Parti liderini demokratik esaslara göre seçmeyen bir partinin iç işleyişi de demokratik olamaz. Bunun kanıtı şu anda partimizde işleyen sistemdir: Genel Başkanlar, delegelerden oluşan kurultaya, kurultaydan sonra en yetkili organ olan parti meclisi seçimleri için anahtar liste sunmaktadırlar. Bu listelerin delinmesi çok zordur. Liste dışından seçilebilenlerin sayısı da pek azdır. Genel Başkan bu parti meclisi içinden merkez yönetim kurulu üyelerini doğrudan kendi atamaktadır. Daha da ilginci atadığı kişileri azletme hakkı ve silahını elinde bulundurmaktadır. Bu durum kaçınılmaz biçimde oligarşik bir yapı oluşturmaktadır. Kurultaydan sonra en yetkili organ olan Parti Meclisinin çok kez kendi iradesini yetki vererek MYK’ya (Merkez Yönetim Kurulu) bırakması ne kadar demokratiktir? Çağdaş partilerde örneği var mıdır? Bu sorular bir yana, bu yetkiyi alan MYK ki, genel başkanının atadığı ve azil hakkına sahip olduğu kişilerden oluşmaktadır, zaman zaman bu yetkiyi de sadece genel başkana bırakabilmektedir. Bu kadar güçlü hale gelmiş genel başkan ve MYK’nın parti meclisinde çoğunluğu sağlaması çok kolaydır. Hele çok büyük sayıda parti meclisi üyesi milletvekilliği beklentisi içinde olursa! İşte, bu güçle genel başkan tüm milletvekillerini belirleyebilmektedir. Sayın Kılıçdaroğlu,son grup toplantılarında milletvekillerini halkın değil, genel başkanların seçtiğini ifade eden konuşmalar yapmıştır. İrili ufaklı belediyelerin başkanları, en küçük ilçeden, metropol belediyelere kadar genel başkan tarafından seçilmektedir. Kendilerini seçen genel başkana karşı ne milletvekillerinin ne de belediye başkanlarının karşı çıkması bir yana eleştiri yapmaları olası mıdır? Olmadığını parti yaşamında her gün somut örneklerle görüyoruz. Genel başkan ne kadar “örgütlere karışmayın” dese de delege seçimlerinden, ilçe il kongrelerine kadar belediye başkanlarının ve milletvekillerinin müdahalesi önlenemez. Çünkü işleyen sistemin doğal sonucu budur! “Örgütlere karışmayın” talimatı kamuoyuna karşı bir gösteriden ibarettir ve karışanlara şimdiye dek müeyyide uygulandığı görülmemiştir. İlçe delegeleri bu sistemle seçiliyor. İlçe kongresinden il kongresine gidecek, il kongresinden kurultaya gidecek delege mekanizması böyle işliyor. Bu durumda adı hiç önemli değil, kim olursa olsun genel başkanın değişmesi mümkün müdür? Özetle genel başkan kendi altındakileri seçmekte, onlar da genel başkanı seçmektedirler. Bu yöntem, genel merkezlerin “kazan kazan” sistemidir; kazanma şansı olmayanlar ise küskünler topluluğu oluşturmakta bu da partimizin dışa karşı mücadele gücünü azaltmaktadır. Özetle, bugün uygulanan sistemde kişinin adı hiç önemli değil, genel başkan seçimi demokratik değildir. Çağdaş partilerde olduğu gibi seçimin üyelere bırakılması bu sakıncaları çok büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Pekiyi Siyasî Partiler Kanunu buna izin veriyor mu? Çok ağır sorumluluk yüklediğimiz üyelerin sağlıklı olmasını nasıl gerçekleştireceğiz? Bu soruların yanıtını ilerdeki bölümlerde vereceğim. Genel Başkanlar için bir süre sınırı getirilmeli mi? Maurice Duverger’e göre, parti liderinin göreve geliş yöntemi ile, parti içi demokrasi arasında doğrudan bir bağ bulunmaktadır. Parti liderleri işin doğası gereği kendi iktidarlarını koruma ve giderek artırma eğilimindedirler. Üyelerin, liderlerin bu davranışı karşısındaki genel tavrı, onun yetkilerini sınırlamak değil, aksine putlaştırarak gücünü daha da artırma yönünde olmaktadır. Yine bir başka otorite Robert Michels’e göre, parti lideri olan kişi, bu konuda yasaklayıcı bir hüküm ya da olağanüstü bir gelişme söz konusu olmadıkça, liderliğini yaşamı boyunca devam ettirme eğilimindedir. Belirli bir süre parti liderliğini sürdüren kişi bunu kendisine ait bir mülkiyet hakkı olarak görmeye başlar. Liderin bu aşamadan sonra görevden uzaklaştırılması zordur. Zira lider kendisini koruyan düzenlemelerle parti içindeki konumunu sağlamlaştırır. 12 Eylül darbesini gerçekleştirenler, darbe gerekçelerinden biri olarak parti liderlerinin ülkeyi çıkmaza soktuklarını gösteriyorlardı. Onun için bunu önleyecek bir sistem getireceklerini söylediler. Siyasî Partiler Kanununu kendi seçtikleri Danışma Meclisine bile emanet etmekten çekinerek, bizzat kendileri hazırladılar. Bu nedenle bugün, parti liderlerini dokunulmaz hale getiren ve parti içi demokrasiyi katleden Millî Güvenlik Konseyidir. Bunun tek istisnası, çıkardıkları yasada genel başkanlara üç dönem sınırı getirmeleri olmuştur. Bu sınırı, içinde benim de bulunduğum 18. Dönem Millet Meclisi delmiştir. Bu dönemde SHP’de, Genel Balkan Erdal İnönü için bu sınırı kaldırma gündeme gelmiş, bundan yararlanmayı bekleyen diğer parti liderlerinin desteği ile de kolayca kaldırılmıştır. Sınırlamaya karşı görüşler de mevcuttur. “Eğer lider başarılı ve parti içi demokrasiye saygılı ise neden onu engelleyelim?” sorusuyla ifade edilen bu savın sahipleri Almanya Hristiyan Demokrat Parti lideri ve Başbakan Angela Merker’i örnek göstermektedirler. Örnek doğrudur ama Merkel Almanya’dadır. Her iki ülkenin siyasal kültürü arasında çok fark vardır. Kaldı ki Merkel örneği bence bir istisnadır. Avrupa’da karşıt örnekler, Berlisconiler, Orbanlar her geçen gün çoğalmaktadır. AKP kuruluş aşamasında 3 dönem kuralı getirmiş ancak genel başkanı bunun dışında tutmuştur. Daha sonra yapılan uygulamalarla sulandırılmış ve anlamını yitirmiş, popülist bir söylemden ileri gidememiştir. CHP’nin yeniden yapılanmasında tüzüğe böyle bir sınır konması tartışılabilir elbette. Kaldı ki seçim kaybeden parti liderinin hiçbir mazeret beyan etmeden o gece çekilmesi sorunu çözümler kanısındayım. Tüzüğümüzdeki genel başkanlıkla ilgili maddeye bu zorunluluğun ilavesi yeterlidir sanıyorum. PARTİNİN DİĞER ORGANLARININ DURUMU Parti genel başkanının tüm üyeler tarafından seçilmesi yeterli mi? Çağdaş partilerde delege sistemin terk edildiğini yazmıştım. O zaman yeni yapılanma da buna göre olmalıdır. Yani, İlçe başkanı ve yönetim kurulu ile il delegeleri, il başkanı ve yönetim kurulu ile kurultay delegeleri de o ilçe ve ildeki, parti meclisi üyeleri de tüm ülkedeki üyeler tarafından seçilmelidir. Oysa SPK ilçe kongresine 400, il kongresine 600, kurultaylar veya büyük kongrelere de 1200 delege sınırı getirmiştir. Bu durumda ne yapacağız, bu engeli nasıl aşacağız? Bu engeli CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu da aşmak istemektedir. 2017 Aralık ayında yapılan CHP Adana İl Kongresinde “Adana Milletvekillerine talimat veriyorum. Ankara’ya gider gitmez delege sisteminin kaldırılması için yasa önerisi versinler” demiştir. Böyle bir öneri verilip verilmediğini bilmiyorum. Verilse de bunun AKP ve MHP tarafından olumlu karşılanacağı çok kuşkulu hatta olanaksızdır. O zaman önce yasal durum içinde çözüm arayacağız, sonra da bu yasağa karşı nasıl bir siyasal ve hukuksal savaşım verip sonuç alacağız. Bunları tartışmak gerekiyor. Önce, “yürürlükte olan yasa içinde ne yapabiliriz” sorusuna çözüm arayalım: İlçe ve il kongrelerindeki başkan, yönetici ve üst kurul delegelerini tüm üyelerle seçmek istiyoruz değil mi? Nasıl belediye başkan/meclis üyeleri ve milletvekili adayları için yargıç önünde olmayan, parti denetiminde, gayrı resmî önseçim yapıyorsak ki buna “Eğilim Belirlemesi” diyoruz aynı yöntemi kongrelerde uygulayabiliriz. 400/600 kişilerden oluşan kongre üyeleri delege seçimleriyle belirlenir. Kongre onların katılımıyla gerçekleşecektir. Ancak kongreden bir veya birkaç gün önce tüm üyelerin katılımıyla yapılacak eğilim belirlemesinde başkan, yönetim ve üst kurul delegeleri saptanır. Bunlar daha sonra yapılacak kongrelere sunulur. Delegelerin bu isimleri ufak tefek değişiklik dışında reddetmeleri çok zordur. Tabanın baskısı onların aykırı davranışlarını önleyecektir. Böylece hem yasaya aykırı davranmamış hem de isteğimizi gerçekleştirmiş oluruz. İkinci Çözüm Yolu: Hukuk Savaşımı İkinci çözüm de mevcut yasadaki kongrelere sınır koyan hükümleri yasal bir mücadeleyle aşmanın yolunu bulmaktır. Tam bu sırada aklıma ünlü “Ya bir yol bulacağız ya da yeni bir yol açacağız” sözü geliyor. Partimizin yeniden yapılanması ve esenliğe çıkması için gerçek çözüm yolu budur. Kurultay kararı ile tüzüğümüze kongreleri tüm üyelerle yapma maddesini koyduğumuzu düşünelim. Çeşitli olasılıklar var. Bu hükmü delmek isteyen DSP vaktiyle çeşitli yöntemler kullanmıştı. Hatta birinde il seçim kurulundan da olumlu karar alarak il kongresini üyelerle yapabilmişti. Bize de bu konuda zorluk çıkarmayabilirler. Ancak biz en olumsuz duruma göre bir strateji belirlemek durumundayız. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tüzüğe koyduğumuz bu maddenin SPK’na aykırı olduğu savıyla Anayasa Mahkemesine dava açacaktır. Anayasa Mahkemesinin bugün yargı üstündeki ağır baskıya karşın SPK’ndaki bu maddeyi Anayasaya aykırı bulma olasılığı vardır. Aksini düşünelim; Anayasa Mahkemesinin bu durumda partimize vereceği en büyük ceza, sadece bir ihtardan ibarettir! Bu da CHP’ne hiçbir zarar vermez, veremez. Hazine yardımı ancak kapatma kararlarında kesiliyor. Ama CHP büyük bir fırsat yakalamış olur. O da artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurma hakkı ve olanağının doğmasıdır. AİHM’nin bu 400/600 delege sınırlamasını onaylaması beklenemez. Böylece hem verdiğimiz hukuk savaşımını kazanmış hem de delege sistemini partimizden kaldırmış oluruz. Yeter ki buna niyet edelim, çeşitli mazeret ve gerekçelerle ayak sürmeyelim! KURULTAY CHP Tüzüğünün 45. Maddesi Kurultayın tanımını yapıyor ve yetkilerini belirliyor: “Kurultay partinin en yüksek organıdır. Yasa ve tüzük kuralları içinde, toplumun ve ülkenin genel sorunlarını ve parti tutumunu görüşüp karara bağlar.” Bazı CHP karşıtları partimizi, “Kurultaylar Partisi” olarak hafife alsa da Kurultaylar, kurulduğundan bu yana partimizin zenginliği olmuştur. Çok partili yaşama geçerken yapılan ve 19 gün süren 7. Kurultay istisna olsa da kurultaylarımız en az iki veya üç gün sürmüştür. 14.12.1962 tarihli 16. Kurultaydan bu yana çok sayıda kurultaya delege olarak katıldım. İnönü’nün Ecevit’e karşı yenilgi aldığı ve 12 Mart koşullarında yapılan 5. Olağanüstü Kurultay gibi tarihsel dönemeç noktalarına içinde yaşayarak tanık oldum. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki 12 Eylül öncesine kadar süren gelenekler daha sonra yok sayılmış ve bugün ortadan kalkmıştır. Siyasal partilerin yaşamında öyle gelenekler vardır ki, bunlar hiçbir yasa veya tüzük maddesinde yer almazlar. Ama onların uygulamasına yasalardan çok özen gösterilir. Bazı örnekler vermek gereğini duyuyorum. CHP’nin geleceğini belirleyen ve Ankara Büyük Sinemada toplanan 18. Olağan Kurultay bunlardan biridir. Bu Kurultay “Ortanın Solu” ilkesinin tartışıldığı, onaylandığı ve yönetimin buna göre şekillendiği bir öneme sahiptir. Nitekim Ecevit bu kurultaydan sonra genel sekreter olmuştur. Genel Başkan İsmet İnönü kurultaylarda ilke tartışmalarına hatta hiziplere açık bir kişiydi. Ancak tartışmaların partinin kırılıp dökülmesine yol açmasına izin vermezdi. Partinin içindeki bütün seslerin parti meclisine yansımasına, temsiline önem verirdi. Bunun için PM’ne aday olanların isimleri kesinleşince çok güvendiği senatör veya milletvekillerinden birini matbaaya gönderir, kurayla saptanan sırayı bu yöntemle belirlerdi. Delegeler bu sıralamayı ancak çarşaf liste boş olarak önlerine geldiği zaman görürler ve oylarını isimlerin karşısındaki kutuları işaretleyerek kullanırlardı. O Kurultay’da Ecevit’e çok yakın olan Orhan Birgit basım evine giderek sıralamayı elde etmiş ve kendi PM adaylarının numaralarını 3,28, 35 gibi sıralayarak şifreli şekilde Ortanın Solu ekibine dağıtmıştı. “Anahtar Liste” deyiminin ortaya çıkış öyküsü budur. Listenin büyük ölçüde Ecevitçilerden oluşup, kendi istediği bazı isimlerin dışarda kalması İnönü’yü kızdırmış, büyük tepki göstermişti. İsmet Paşa için çarşaf liste parti bütünlüğünün gereği ve güvencesiydi. 12 Eylül öncesi en az iki genellikle üç gün süren CHP Kurultaylarında genel başkan, Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu seçimleri son gün yapılırdı. Önce Parti Meclisinin çalışma raporu üzerinde uzun görüşmeler olurdu. Sonra başta “Ana Davalar Komisyonu” olmak üzere komisyonlardan gelen raporlar ve ülke sorunları üzerinde uzun konuşmalar, tartışmalar yapılırdı. Ekipler savlarını anlatır, delegeleri ikna etmeye uğraşırlardı. Üçüncü gün bir yargıya ulaşan delegeler de oylarını ona göre kullanırlardı. 12 Eylül’den sonra bu gelenek ilk kez SHP’de bozulmak istendi. 25/26 Haziran 1988’de yapılan 2. SHP Kurultayında Erdal İnönü’nün karşısındaki genel başkan adayı İsmail Cem’di. İnönü genel başkan seçiminin ilk gün yapılmasını istiyordu. Kurultaydan bir gün önce il başkanlarıyla bu öneriyi alfabetik sıraya göre görüşmeye başladı. Ama Adana’da takılıp kalmıştı. Adana İl Başkanı Ziya Yergök İnönü’nü desteklemesine rağmen buna şiddetle karşı çıkıyordu. Bir saatten fazla süren görüşmeden sonra Erdal Bey önerisini geri çekmiş ve diğer il başkanlarıyla olan programını iptal etmişti. 12 Eylül öncesi ve sonrası tüm kurultaylarda seçim havası ve heyecanı olması doğaldır. Ancak ülke ve parti sorunlarının tartışıldığı, adayların görüşlerini açıkladığı, delegelerin bunlar üzerinde düşüncelerini söyledikleri bir veya iki gün sonra yapılan seçimler bugüne göre daha sağlıklı ve demokratikti. Günümüzde kurultayların en önemli gündemi seçimlerdir. İlk gün yapılan seçimlerde genel başkan seçilen kişi artık PM listesine kesin egemenlik sağlamaktadır. Listesini birkaç kişinin delebilmesinin hiçbir önemi ve değeri olmamaktadır. Oysa, İsmet İnönü’ye göre PM, partinin parlamentosuydu. Onun için de adı Parti Meclisidir. Partideki tüm seslerin orada çıkması ve temsili Paşa’nın olmazsa olmaz koşuluydu. Örneğin liberal ekonomiye inanan Cahit Zamangil’in de partinin en solundaki Selahattin Hakkı Esatoğlu’nun da Parti Meclisinde yeri vardı. Bellekleri tazelemekteki amacım, hatıra anlatmak değil, 12 Eylül’den sonra parti içi demokrasinin ne kadar gerilediğini, yozlaştığını ve antidemokratik hale geldiğini vurgulamaktır. Siyasal ve toplumsal yaşamın doğal olarak ileriye yönelmesi gerekirken bugün acıklı bir biçimde geriyi ve eskiyi arıyoruz. Bugüne dönersek; partimiz kurultayları çağdaş dünya partileri gibi dış ve iç politika sorunlarının tartışıldığı çevre, terör, eğitim, sağlık konularında kararlar alındığı olağanüstü önemde bir toplantıya dönüşmelidir, yurttaşların gözü, kulağı bizim üzerimizde olmalıdır. Sadece genel başkan adaylarının öne çıktığı, kamuoyunun günlerce meşgul edildiği hatta magazin basının bile ilgisini çektiği kurultaylar artık CHP’ne yakışmıyor. Bunun tek çaresi de seçim gündemini daha önce çözümlemek ve PM üyelerini ülkedeki tüm üyelere seçtirmektir. Bu önerileri hayal olarak niteleyenler olacaktır elbette. Bunu tahmin ediyorum. Ama günümüzdeki teknolojik olanakları kullanmamız yeterlidir. Komşumuz Yunanistan’daki PASOK, üyeleri için 1074 sandık kuruyor ve başkanını seçebiliyorsa, bizim bu yöntemden kaçınmamızın ifadesi halkın deyimiyle ipe un sermektir! Ayrıca, artık yanlışlığını herkesin kabul ettiği uygulamaları da tez elden bırakmalıyız. Sayın Kılıçdaroğlu genel başkan, il ve ilçe başkan önerileri için konan imza barajını azalttığını söylüyor. “Yetmez ama evet!” Mevcut sayı hala yeterli değil. Somut örnekleri sıralamak bu çalışmanın amacı değil. Kongrelerde parti örgütü bunun acısını çekiyor. Bu konu her kurultayda olay oluyor. Ayrıca olağanüstü Kurultay için SPK’nda yer alan yeterli 1/5 imza, tüzüğümüzde salt çoğunluk sayısına yükseltilmiştir. Parti içi demokrasiyi zedeleyen ve SPK’nın delegelere verdiği hakkı kullanılmaz hale getiren tüzük maddesi kaldırılmalıdır. Kısaca kurultay delegelerinin 1/5inin imzası ile olağanüstü kurultay toplanabilmelidir. PARTİ MECLİSİ CHP tüzüğünün 20. Maddesine göre “Parti Meclisi kurultaydan sonra en yüksek karar organıdır.” 21. Madde ise Parti Meclisinin görev ve yetkilerinisıralamaktadır. Bunlar arasında yetkilerini MYK veya genel başkana devredebileceğine dair bir hüküm yoktur. Hele aday belirleme gibi münhasıran kendine verilen bir yetkiyi PM’nin bilerek ve isteyerek de olsa başka bir organa vermesi kabul edilemez; hukukun genel kurallarına aykırıdır. Kaldı ki MYK’nın (Merkez Yönetim Kurulu) görevlerini ve yetkilerini belirleyen 23. Maddede bu kurula 14 görev verilmiştir. Bunlar arasında Parti Meclisinin kendisine devrettiği bir yetkiyi kullanma hakkı yoktur. Bu durumda özellikle yerel adayların belirlenmesinde karşılaşılan örneklerin yasal dayanağı yoktur. Yaratılan fiilî bir durum söz konusudur. Bu antidemokratik uygulamayı önlemek için Kurultaydan sonra en yetkili organın yani PM’nin yetkilerini bir başka organ veya kişiye devredemeyeceği tüzük maddesi halinde getirilmelidir. Parti Meclisi Kurultaydan sonra en yetkili organdır. Bu nedenle çok önemli ve işlevli bir kurumdur. Örneğin hükümetlere katılma, hükümetlerden çekilmeye partinin TBMM Grubu değil PM karar vermektedir. En önemli görevleri arasında Merkez Yönetim Kurulunu denetlemek vardır. Ancak gerçekte PM üyeliğinin önemi, hele günümüzde olduğu gibi adayların merkez yoklaması ile belirlendiği dönemlerde ortaya çıkmaktadır. Öteden beri uygulanan yöntem şöyle işlemektedir: Tüzüğümüzün 22/2. Maddesine göre, “Genel Başkan Yardımcıları ve Genel Sekreter, PM üyeleri arasından Genel Başkan tarafından seçilir. Genel Başkan Yardımcılarının sayısı ve görev alanları Genel Başkan tarafından belirlenir.” Yani Genel Başkan istediği takdirde MYK’nın sayısı çoğaltılabilecektir. Milletvekilleri adaylarının merkez yoklamasıyla belirlendiği bugünkü durumda, genellikle ve işin doğası gereği her MYK üyesi otomatiğe bağlanmış gibi aday listesinde yerini almaktadır. Bu uygulama dün böyleydi bugün de devam etmektedir. Şu anda MYK, 17 Genel Başkan Yardımcısı ve 1 Genel Sekreterden oluşmaktadır. Yani 18 kişidir. Parti Meclisinde adaylığı garanti altına alınan 15 ya da 20 kişiyle birlikte kuruldaki çoğunluk sağlanmış olmaktadır. Ben bu rakamın daha çok olduğunu yakından bilmekteyim. Bu şekilde adaylığını sağlama alan hangi PM üyesi MYK’nın aday listesine karşı çıkabilir? İstisnalar dışında bu durum eşyanın tabiatına aykırıdır! Bu mekanizma ile Genel Başkan ve MYK tüm ülkenin milletvekili adaylarını kolayca belirlemiş olmaktadırlar. Sayın Kılıçdaroğlu Genel Başkan olduktan sonra bir konuşmasında “Korku imparatorluğunu yıktık” demişti. Doğrudur; o gün için yıkmıştır. Ama insaf ile düşünelim, genel başkan ve MYK’nın PM’ne onaylatarak ülkenin tüm belediye başkan ve milletvekillerini belirlediği bir partide korku imparatorluğu son bulur mu? Sadece imparatorların adı değişir. Bu koşullarda korkunun olması değil olmaması anormaldir! Korkuyu doğuran kişiler değil sistemdir. PM adaylık için bir sıçrama tahtası olmaktan çıkarılmalıdır. Tüzüğe konacak bir madde ile PM üyelerinin yapılacak ilk yerel ve genel seçimlerde aday olmaları önlenmelidir. PM, bu koşulu içlerine sindiren adaylar arasından seçilmelidir. Ancak o zaman parti çıkarları kişisel kaygıların önüne geçebilir. Parti Meclisi, sayısı tüzükte belirlenen Merkez Yönetim Kurulunu gizli oyla seçmelidir. Genel Başkanın azil yetkisi kaldırılmalı, görevini ihmal eden veya kötüye kullanan MYK üyesi ancak belirli sayıda parti meclisi üyesinin oyu ile düşürülmelidir. ÖN SEÇİM Sıra en netameli konuya geldi. Öncelikle bu konudaki deneyimlerimi vurgulamak isterim. 5 dönem milletvekilli görevinde bulundum. 1973 ve 1977 genel seçimlerinden önce CHP Zonguldak örgütünde delege sistemiyle yapılan önseçimlere girdim. 1973 seçimlerinde 9 milletvekili çıkaran Zonguldak’ta 4. Sıradaydım ve CHP ilk kez 4 milletvekili çıkarmıştı. 1977 seçimleri ise daha ilginç olmuştu. CHP Genel Merkezi, Genel Sekreter Eyüboğlu’nun örgüte telefonları ve gönderdiği MYK üyeleriyle gayrı resmî bir liste hazırlamıştı. O günkü genel merkez ve genel başkan benim listeye girmemi istemiyorlardı. Genel Başkanımız Ecevit aynı zamanda Zonguldak Milletvekiliydi. Tüm olumsuz koşullara karşın CHP örgütlerinin desteği ile listeyi delebilmiş ve 5. Sıraya yerleşmiştim. 5 Haziran 1977 seçimlerinde partimiz Zonguldak’tan ilk kez 5 milletvekili çıkarmıştı. 5. Milletvekili de bendim. 1987 genel seçimlerinde SHP Genel Başkanı Erdal İnönü ve diğer aday adayları ile birlikte İzmir Karşıyaka/Bakırçay seçim çevresinde 24 bin üyenin katıldığı yargıç denetimindeki önseçimde İnönü’nün arkasında 2. Sıraya girmiştim. 2002 ve 2007 seçimlerinde de yapılan merkez yoklamalarında İzmir listesine konulmuştum. Bunları öğünmek için değil, önseçim deneyimine sahip olduğumu kanıtlamak için yazıyorum. 2 kez delegelerle, 1 kez de tüm üyelerle, seçim kurulu denetiminde önseçime girmiş, iki kez de merkez yoklamasına başvurmuş ve listeye alınmış bir siyasetçi olarak çıkardığım sonuç şudur: Önseçimle gelen milletvekili üyesinden, delegesinden ve parti kamuoyundan çekinir hatta korkar. Merkez yoklamasıyla seçilen vekil ise önce genel başkandan sonra da genel merkezden çekinir ve korkar. Yukarıda söylediğim gibi korku imparatorluğunu yaratan kişiler değil sistemdir! Önseçim düzeninde genel başkan veya merkez otoritesi sizden hoşlanmayabilir. Ama çabalarınıza, ilişkilerinize, seçmenlerinize güveniyorsanız sığınabileceğiniz bir liman vardır. O da oyunu talimatla kullanmayan CHP örgütüdür. Merkez yoklamasında ise genel başkan ve genel merkezin değerlendirmesi dışında hiçbir güvenceniz yoktur. 12 Eylül’den önceki parlamentoda yapılan kritik oylamalara özellikle CHP vekilleri tam kadroyla katılırlardı. Bu oylamalarda bulunmayan vekilin vay haline! Örgüt ve sivil toplum örgütleri sizi her gidişinizde sorguya çekerdi. Bu yasama döneminde, parti grubumuzun kamuoyundan en çok eleştiri aldığı termik santral ve ceza infaz yasası oylamalarını anımsatmak istiyorum. Şimdi önseçimle ilgili mevzuatı inceleyelim. Siyasi Partiler Kanunu (SPK) 35. Maddesine bakalım: Siyasî Partiler, milletvekilliği genel veya ara seçimlerinde, adaylık için müracaat eden ve adaylığı uygun bulunanlar arasından adaylarını tespitini; serbest, eşit, gizli oy açık tasnif esasları çerçevesinde, tüzüklerinde belirleyecekleri usul ve esaslardan herhangi biri veya birkaçı ile yapabilirler. Partilerin tüzüklerinde belirtilen merkez yoklaması dışındaki parti aday seçimleri seçim kurullarının yönetim ve denetimi altında yapılır. Ek Fıkra: Siyasi Partiler önseçim ya da aday yoklaması yaptıkları seçim çevrelerinde, toplam olarak TBMM üye sayısının %5ini aşmamak üzere, ilini, seçim çevresini, aday listesindeki sırasını, önseçim veya aday yoklaması tarihinden en az on gün önce YSK’na bildirmek koşuluyla merkez adayı gösterebilirler. SPK Madde 42: Üye kayıt defterinde parti üyesi olarak kaydı bulunan ve C. Başsavcılığınca seçim kurula gönderilen listelerde yer alan üyeler önseçimde oy kullanabilir. CHP Tüzüğü Madde 52: TBMM üyeliği için adayların belirlenmesinde yöntemler önseçim, aday yoklaması ve merkez yoklamasıdır. Önseçim ve aday yoklaması öncelikli yöntemlerdir. 52/3: Önseçim üye kütüğüne kayıtlı üyelerin katılımı ile yapılır. Aday yoklaması, partide belli görevlere seçilmiş olan delegelerin katılımı ile yapılır. Merkez yoklamasında adaylar Parti Meclisince saptanır. 55/1: Yerel seçimlerde adaylar önseçim, aday yoklaması veya merkez yoklaması yöntemleriyle saptanır. Görülüyor ki Siyasi Partiler Kanununda önseçimi önleyen bir hüküm yok. 12 Eylül 1980 öncesinde de aynı yasa ve kurallar geçerliydi. 1980 öncesi ana kural önseçimdi. Merkez yoklaması gerçekten istisnaydı. 1977 seçimlerinde yanılmıyorsam sadece Mardin ve Siirt illerinde merkez yoklaması yapılmış, 67 ilin 65’inde önseçim sandıkları kurulmuştu. Hem CHP hem Adalet Partisi aynı günde, ilçe seçim kurulları denetiminde delegelerin kullandıkları oylarla milletvekili ve senatör sıralarını belirliyorlardı. Yasada “merkez adayı”, halk arasında “merkez kontenjanı” olarak tanımlanan genel merkeze tanınan ayrıcalığa gelince. TBMM üye sayısının 5%ini geçmeyen bu olanak partilerce çok dikkatli kullanılırdı. Siyasal düşünceleri partimize yakın bürokratlar, akademisyenler, askerler, sendikacılar ülke kamuoyunun takdir ettiği, kimsenin kolayca itiraz edemeyeceği isimler arasından seçilirdi. Bu kontenjanla parlamentoya gelen kişiye aynı olanak bir kez daha tanınmazdı. Ayrıca hiçbir parti bu %5 sayısının artırılması için girişimde bulunmazdı. Oysa CHP ve AP bu konuda rahatça anlaşabilir rakamı çoğaltabilirlerdi. %5 genel merkezler için yeterliydi. Bugün de yeterli olduğu inancındayım. 1973 ve 1977 genel seçimlerinde CHP merkez kontenjanından milletvekili olan bazı isimleri anımsatmak isterim: 1973: Cahit Kayra (Maliyeci), Erol Çevikçe, Devlet Planlama Teşkilatı görevlisi (DPT), Sabahattin Selek (Basın İlan Kurumu kurucu genel müdürü, yazar), Sadullah Usumi (Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı), Hasan Esat Işık (Büyükelçi), Erol Tuncer (İmar İskân Bakanlığı Afetler Genel Müdürü), Ali Nejat Ölçen (DPT), Prof. Haluk Ülman (SBF Öğretim Üyesi), Alev Coşkun (Akademisyen, İzmir İl Başkanı), Kenan Durukan (Harp-İş Sendikası Genel Başkanı). 1977: Hikmet Çetin (DPT), Altan Öymen (Gazeteci), Kemal Kayacan (Amiral, DKK), İrfan Özaydınlı (Hava Korgenerali), Bayram Turan Çetin (Vali), Prof. Gündüz Ökçün (SBF Öğretim Üyesi), Zeki Eroğlu (Almanya’da işçi), Sevil Korum (DPT), Prof. Ahmet Taner Kışlalı (Hacettepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Gazeteci), Lütfi Doğan (Diyanet İşleri Başkanı), Prof. Kenan Bulutoğlu (Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi). Bu isimlerden 12si çeşitli yıllarda bakanlık yapmış, 2 isim CHP Genel Başkanı olmuş, 7 isim de 1977 önseçimlerine girmiş ve tekrar seçilmişlerdir. 12 Eylül bütün bu uygulamaların üstünden silindir gibi geçmiştir. SPK’da eskiden olduğu gibi bugün de önseçim olmasına karşın, 12 Eylül öncesi aksine, merkez yoklaması esas, önseçim istisna bir uygulamaya dönüşmüştür. TBMM İç Tüzüğünün halen yürürlükte olan 167. Maddesine göre kapalı olan parti grup toplantılarına eski milletvekilleri bile giremezken, bugün yapılan grup toplantıları, “genel başkanların, milletvekillerinin de katıldığı basın toplantılarına” dönüşmüştür. 12 Eylül’den sonra iktidara gelen ANAP’ın deldiği bu uygulamaya diğer parti genel başkanları da uymakta gecikmemişlerdir. Böylece kapalı grup toplantılarında parti içi öneri ve eleştiri hakkı ellerinden alınan milletvekillerinin meclis genel kurulunda da söz alma güçlüğü düşünüldüğünde, varlıklarını meclis dışında kanıtlamak ihtiyacında oldukları anlaşılmaktadır. Kendilerini demiryolu raylarına bağlayan, ağzına bant yapıştıran, meclis kürsüsüne elinde maketlerle çıkan ve absürt demeçler veren vekiller, belli ki bu kısıtlamaların ürünüdürler! Yeri gelmişken söylemek isterim. CHP tarihinde tek parti döneminden beri uygulanan ve örnek, centilmen yarışlara sahne olan grup başkanvekili seçimlerine son getirilen kısıtlamayı eski bir grup başkanvekili olarak yadırgıyorum, nedenini bulamıyorum! CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın istifasından sonra, 22 Mayıs 2010 tarihinde CHP 33. Olağan Kurultayı toplandı. Kurultayın en önemli maddesi yeni genel başkanın seçimiydi. Kemal Kılıçdaroğlu geçerli 1189 oyun tamamını alarak CHP’nin 7. Genel Başkanı seçilmişti. Bu, o güne kadar alınmamış bir sonuçtu. Ne İnönü ne Ecevit ne de Baykal bu kadar rahat seçilmemiş, delege oylarının tamamını alamamışlardı. O Kurultayın başkanıydım. Olayın 1 numaralı tanığı olarak söylüyorum. Kılçdaroğlu’nun adaylık konuşmasında örgüte “her koşulda önseçim” vaadinde bulunduğunda delegeler ayağa fırlayarak alkışlamaya başlamışlardı. Belki de 2/3 oy bile fire vermeden seçilmesindeki etkenlerden biri de buydu. 12 Eylül sonrası önseçime hasret kalan CHP örgütü bu sözle canlanmış, eskisi gibi heyecanlanmıştı. Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığından sonra yapılan 2011 genel seçimlerinde başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere çoğunluk illerde merkez yoklaması yapılmıştı. Değişen bir şey olmamıştı. Yine merkez yoklaması esas, önseçim istisnaydı. Son yapılan 2019 yerel seçimlerinde ise önseçim çok ender karşılaşılan bir uygulama haline gelmişti. Bunun sebebi neydi? Seçildikten bir süre sonra Kılıçdaroğlu, “üye yapısının sağlıksız olduğu” gerekçesini öne sürmüştü. Genel Başkan seçildiği zaman bu gerçeği bilmiyor muydu acaba? 2 dönem milletvekilliği, 1 dönem grup başkanvekilliği, PM ve MYK üyeliği yapmış bir kişinin bu kanıya ulaşmaması düşünülemez. Akla gelen ikinci soru da şu. Sayın Kılıçdaroğlu, 22 Mayıs 2020 tarihinde genel başkanlığının onuncu yılını doldurdu. Bu durumda 10 yıldır genel başkan yetki ve sorumluluğu ile “sağlıksız” üye yapısını “sağlıklı” hale dönüştürmesi gerekmiyor muydu? Bugün merkez yoklaması düzenindeki yanlış uygulamalar bu yazının konusu değil. Ama şu gerçektir ki, önseçim örgütü heyecana getirmektedir. Önseçimi kaybeden aday adaylarının küskünlüğü genel olarak kısa sürmektedir. Aksi halde bu kişiler örgütçe kınanmakta ve bir kez daha aday olma şansını yitirmektedirler. Önseçimle seçilen belediye başkanı ve milletvekilinin başarısız olması durumunda fatura örgüte kesilmektedir. Merkez yoklaması ile seçilen her belediye başkanı ve milletvekilinin kefiliyse, başta genel başkan, MYK ve PM’dir. Yetkilerini kullanmışlardır; sorumluluk da onlara aittir. Bir önemli nokta da ittifak partileriyle seçime girilmesi halinde önseçim yapılmayacağına ilişkin değişikliktir. Önseçim yapılmasının ittifaka ne zararı olabilir? Zaten genel merkezin elinde merkez yoklaması, kontenjan gibi olanaklar var. Bu durumda yapılan bu değişikliğin parti içi demokrasiye zarar vermekten öte bir yararı olacağını sanmıyorum. Örnek bir siyasal parti; üyesi, ilçe/il/merkez yönetimleri ve lideri ile çalışan bir emme/basma tulumba gibidir. Bir partinin canlı ve heyecanlı bir örgütü yoksa seçimlerde başarılı olması çok zordur. Örgütü motive eden de önseçimdir. İlçe ve il yöneticilerini, parti meclisini ve genel başkanını üyelerin katılımı ve oyu ile seçen bir partinin önseçimleri de aynı yöntemle gerçekleştirmesi, farklılığımızı tüm ülkeye ve dünyaya kanıtlamış olacaktır. Yazının başında uygulamalarını sıraladığım Avrupa partilerinden farkımız ne? Ne olabilir? ÇÖZÜM: GÜÇLENDİRİLMİŞ ÜYE YAPILANMASI Bu çalışmanın ana teması, çağdaş partilerde olduğu gibi delegelik sisteminin kaldırılması ve parti içi iradenin üyelere bırakılmasıdır. O zaman akla gelen ilk soru şu olacaktır: İlçe yöneticinden genel başkan seçimine kadar ağır bir görev ve sorumluluk yüklediğimiz parti üyelerine nasıl, nereye kadar güveneceğiz? Böylesi nitelikli, dürüst ve sağduyulu üyelerden oluşan bir yapıyı nasıl inşa edeceğiz? Bu soruyu soranlar, önerilerimi okuduktan sonra bana dönüp, “istisnai de olsa yapılan önseçimlerden çıkan ve kamuoyunu rahatsız eden sonuçları nasıl açıklayacaksın” demeyecekler mi? Bu haklı soruları yanıtlamadan önce bir kanımı söylemek istiyorum. Tüm hastalıklı yapısına ve denetim dışına çıkan ulaşılmazlığına karşın, mevcut üyelerle yapılacak önseçimler, merkez yoklamasından daha sağlıklıdır. Bunu söylerken mevcut yapıyı savunduğum anlaşılmasın. Asla! Mevcut üyelik sistemi acilen yatağa yatırılmalı, öncelikle hastalığa tanı konulup tedavi edilmeli ve sağlığa kavuşturulmalıdır. Bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Önce geçmişe bakmamız gerekiyor. CHP Kurtuluş Savaşı veren güçlerin kurduğu bir partidir. Bunun izlerini 1974 yılında yapılan değişikliğe kadar yürürlükte olan tüzüğümüzün üyelik bölümünde görmekteyiz: Madde 3-A) Cumhuriyet Halk Partisine: a- Kurtuluş Savaşına aykırı amaçlar güden kuruluşlara girmemiş bulunanlar, b- Partinin umdelerini (ilkelerini), Programını ve Tüzüğünü benimseyen kadın erkek her vatandaş üye olabilir. CHP tüzüğü, bu maddenin konulduğu tarihten günümüze kadar dönem dönem değişiklikler geçirmiştir.17 Kasım 1947’de toplanan 7. Kurultay’da çok partili yaşama geçerken, demokratik sisteme uyum amacıyla değişiklikler yapılmış, 14 Ekim 1968 tarihinde toplanan 19. Kurultayda son şeklini almıştı. Bülent Ecevit’in Genel Başkan olmasından sonra düzenlenen 1976 Kurultayında tekrar ele alınmış, Parti Meclisi kaldırılarak Genel Yönetim Kurulu oluşturulmuştur. Özellikle 1961 Anayasasının yürürlüğe girmesinden sonra toplum yaşamındaki hareketliliğin partimize yansıması kaçınılmazdı. Özellikle iç göçün başladığı yıllarda CHP’de üyelik sorunu da tartışılmaya başlanmıştı. Naylon üyeliğin tarihçesi Siyasal partilerde yaşanan ve giderek büyüyen hastalıklı üyelik sorunu gerçekte, sosyolojik, ekonomik ve sınıfsal bir nitelik taşımaktadır. 1960’lı yıllarda başlayan ve bugün Anadolu’nun boşalmasıyla sonuçlanan iç göç, sağlıksız kentleşmeye yol açtığı gibi sağlıksız parti üyeliğinin doğmasına neden olmuştur. Bu olguyu mercek altına yatırmakta yarar var. İç göç iki ayrı hareketle başlamıştır. 1960’lı yıllarda başlayan ve hızlanan çarpık kapitalistleşme sürecinde Anadolu sermayesinin önemli bir bölümü özellikle İstanbul’a ve kısmen metropol kentlere gitmiş ve ticari kazanç şansını buralarda aramıştır. Asıl ve büyük göç dalgası bunların dışındadır. İzlenen yanlış tarım politikaları yüzünden toprağından istediği verimi alamayan ve her geçen yıl biraz daha fakirleşen köylüler, çalışacak fabrika bulamayan işgücü ve daha sonra karşılaşılan teröre maruz kalanlar, çareyi başta İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer metropol illere göçte bulmuşlardır. Bu ikinci göç nedeniyle köyleri boşaltan yoğun nüfus Türkiye’nin yapısını değiştirmiş, o güne kadar görmediği sorunlar yaratmıştır. Sağlıksız kentleşme bunların başında gelmektedir. Devleti yöneten çeşitli hükümetler baştan bilimsel ve gerçekçi projeler üretememişler, pansuman önlemlerle sorunu geçiştirmeye çalışmışlardır. 1960’lardan sonra, metropol kentlerde imarsız ve mülkiyeti devlete veya kişilere ait olan arazilerin üstünde “gecekondu” adını taktığımız evlerden oluşan mahalleler çoğalmaya başlamıştır. İlk gelenleri kendi memleketlerinden gelenler izlemiş, hemşeri gettoları oluşmuştur. Bu da bölgesel, etnik ve mezhepsel dayanışmaları öne çıkarmıştır. Buralarda yaşayanların çok büyük bir bölümü eğitimsiz ve mesleksizdir. Mesleği olanlar mevcut sanayi tesislerinde çalışarak işçi sınıfına dahil olmuşlar, orta okul/lise mezunları da kamuda odacı, küçük memur, koruma görevlisi olma şansını yakalayabilmişlerdir. Memleketinden az çok birikimle gelenler de kahvecilik, pazarcılık, manavlık gibi küçük esnaf statüsüne girmişlerdir. Ama çoğunluk eğitimsiz, mesleksiz ve gelecekten umutsuzdur. Oturdukları evin mülkiyeti kendisine ait değildir, ruhsatsızdır ve her an devlet tarafından yıkılabilir. Deyim yerindeyse diken üstünde oturmaktadır. Bu çıkmazdan kurtulmak için çareler aramaktadır. Politikacılar işte tam burada sahneye çıkmışlardır. Özellikle ülkeyi yöneten merkez sağ iktidarlar ve bunların yönettiği devlet, sınıfsal niteliği gereği köklü çözümlerden uzak durmuştur. Topraksız köylüler için “toprak reformu” yapmamış, yeterli sayıda fabrika kurmamış, savaşta şehit olmasını istediği yurttaşlarına yeterli eğitim ve sağlık hizmeti götürememiş/götürmemiştir. Ama bu insanların genel ve yerel seçimlerde oyları vardır. Partiler kenti çevreleyen bu mahallelerden oy almak istemektedirler. Bunun için de belediyeler ve devlet evlere su ve elektrik bağlamaktadır. Seçimler öncesi buralarda oturan insanları en duyarlı oldukları yerden yakalamakta, imar afları çıkarmaktadır. Artık popülizm her şeyin önüne geçmiştir! Köylülük niteliğini yitirmiş ama kentli olamamış yurttaşların gözü açılmıştır. Ellerinde kalan tek değerli şey oylarıdır. Seçimlerin yazgısını onlar belirlemektedir! Seçim kampanyalarında bu semtlere politikacılar üşüşmekte, yerine getiremeyecekleri sözler vermektedirler. Öte yandan gelecekten umudu olmayan bu insanları çeşitli cemaat ve tarikatlar dinsel motif ve söylemlerle etkilemeye, kendi örgütlerinin egemenliğini sağlamaya çalışmaktadırlar. Kente geldikten sonra ikinci kuşağa ulaşan yurttaşlarımız oyunun değerini anlamıştır. İşin ilginç yanı oylarının bir başka değeri olduğunu keşfetmişlerdir. Bu da parti üyeliğidir! Kentlerin imarlı bölümünde oturan nüfus seçimlerde oyunu kullanmakta, bunu yeterli bularak partilere üye olmaktan kaçınmaktadır. Onların yerel yönetimle pek sorunları yoktur. Çalışan kesimler, emekliler, serbest meslek mensupları buralarda yoğunlaşmışlardır. Oysa varoşlardaki nüfusun yerel yönetimlerle imar sorunu ile istihdam, sosyal yardım gibi gereksinimleri vardır. İktidarlardan da iş ve aş istemektedirler. Bunun çaresi de bulunmuştur. Çare naylon üyeliktir. Şimdi mekanizmanın işleyişine bir göz atalım. İlçe başkanlığı koltuğunda bir serbest meslek mensubu, esnaf veya tüccar oturmaktadır. Hayalinden belediye başkanlığı yahut milletvekilliği geçmektedir. Onun için arkadaşlarıyla bir ekip oluşturmuştur. Aynı mevkilere gelmek isteyen başka rakipler ve onların kadroları da vardır. O ilçedeki bu kamplaşmaya “hizip” adını veriyoruz. Hiziplerin önce ilçe kongresini kazanmaları gerekmektedir. Bunun yolu da mahallelerde yapılan delege seçimlerini kazanmaktan geçiyor. Delege seçimlerini kazanmak için de üye gerekiyor! İşte tam burada politikacı ve üye/delege ağası buluşması gerçekleşiyor. Mahallede çeşitli nedenlerle etkin olan kişi, ilçe başkanı veya karşı hizip lideriyle üye pazarlığı yapıyor. “50 hemşerimi üye yapabilirim” diyor. Karşıdaki politikacı da ellerini ovuşturuyor! Mahallesine gidip sözü geçen erkekleri topluyor. Kendine göre durumu anlatıyor. Eğer karılarıyla birlikte çok sayıda üye olurlarsa yerel yönetimle ve devletle ilişki kurmak, talepte bulunmak fırsatını yakalayacaklardır. “Delege seçimlerinde benim partimde oy kullanın da genel seçimlerde nereye isterseniz oraya oy verin” diyor. Tabii ilçe başkanı ve kadrosunun bölge, etnik ve mezhep konumuyla benzeşmek de ayrı bir tercih ve dayanışma nedeni oluyor. Aynı aşiret ve ailenin veya hemşeri grubunun bir başka önderi de aynı pazarlığı ve işlemi başka partilerle yapıyor! Önseçim listelerinde bir kişinin her iki partide de üye görünmesi, adı geçen üyelerin sabit adresleri olmaması, tamamlanmamış bir inşaatta 10, 20 veya daha fazla üye görünmesi gibi gariplikler bu uygulamanın sonucudur. Parti yöneticilerini bile şaşırtan, ortada görünmeyen üyelere gerçek parti mensupları ve basın “naylon üye” adını takmış, onlara bu sıfatı yakıştırmışlardır. Bu çağdışı gerçek, yukarıda anlattığım dönemlerden günümüze ivme kazanmıştır. Aşağı yukarı 1965 seçimlerinden sonra başlayan bu hastalığın nedenlerinden biri de Siyasi Partiler Kanunun partilere delege sistemini dayatmasıdır kanısındayım. Giderek yozlaşmasına karşın bu sistem 12 Eylül’den önce fazla tahripkâr değildi. Geçerli olan parti ahlakı özellikle CHP’de aday adaylarının para ve çıkar dağıtmasını önlüyordu. Tam tersine bu konuda adı çıkan kişinin başarı sağlama olanağı yoktu. 12 Eylül’den sonra kurulan SODEP ve SHP’de de kötü örneklere pek rastlanmadı. Ama Özal’ın “köşeyi dönme” edebiyatı ve uygulamalarının toplumu ve diğer siyasi partileri etkilememesi olanak dışıdır. Partilerden öte, toplumda üretmeden, çalışmadan para kazanma ve başarılı olmanın yolu açılmıştır. Ayrıca, küresel akımın söylemleri ve uygulaması ideolojileri yok saydığı için toplumda ve partilerde etnik, mezhepsel, bölgesel, tarikat ve cemaat ayrımları öne çıkmış, bu olgu her kurumu bu arada siyasal partileri etkilemiştir. Bu arada çok önemli ve yanlış anlaşılmaması gereken bir noktayı vurgulamak istiyorum. Yukarıda naylon üyenin nasıl doğduğunu ve uygulandığını anlattım. Bununla hiç ilgisi olmayan CHP terbiyesi içinde politika yapan ilçe başkanı, yöneticileri ve örgüt emekçilerini tenzih ederim. Ancak üye/delege ağaları, partilerde işlev sahibi olabilmeleri için kendiliğinden ilçeye başvurarak toplu üye kaydı isteminde bulunduğunda ilçe başkanı buna hayır mı diyecek? Görevi üyeyi çoğaltmak değil mi? Sorun kökten çözülmedikçe “sağlıksız üye” sorunu kangren olmaya devam edecektir. Üyelik Sorunun Aşamaları CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit MSP ile kurulan hükümetin Başbakanıydı. 1974 yılında partinin yenilenmesi için bir Tüzük Kurultayı toplanmasını istiyordu. Kurultaya sunmadan önce hazırlanan taslak metinler MYK’dan geçiyordu. Genel Başkan üyelikle ilgili yeni bir madde getiriyordu. O günkü 10. Madde şöyleydi: MYK, parti açısından gerekli gördüğü hallerde yukarıdaki maddelerde yazılı koşullara ve bekleme süresine bakmaksızın doğrudan doğruya üyeliğe kayıt yapabilir. Bu durumda, kayıtla ilgili belgeler, üyenin isteğine göre sürekli olarak oturduğu ya da sürekli işyerinin bulunduğu ilçe örgütüne gönderilir. O dönemde genç bir milletvekili olarak MYK üyesiydim. Sonrasını, 2005 yılı Kasım ayında Doğan Kitap tarafından yayınlanan “Filmi Geriye Sarınca” adlı anılarımdan okuyalım. Sayfa, 299: Üyeliğin kesinleşmesi için tüzüğün 7. Maddesine göre bir yıl beklemek gerekiyordu. Oysa yeni 10. Maddeye göre, üyelik aşamasındaki yazılı koşullara ve sürelere bakılmaksızın MYK üye kaydı yapılabilecekti. İlçe başkanlığından geldiğim için bu uygulamanın genişletilmesi halinde çok büyük haksızlıklar olacağını düşündüm. “Sayın genel başkanım” dedim. “Anladığım kadarıyla bu madde, seçimlere yakın partiye giren ve aday olması düşünülen bürokratlara, ülke düzeyinde ünlü sendikacılara, sanatçılara, basın mensuplarına ve bu tür kişilere göre düzenleniyor. Aday olmasalar bile bu kişilerin bekleme sürelerinin dışında tutulması gerekiyor.” Ecevit ne demek istediğimi anlamamış gibi bir yüz ifadesiyle baktı. “Evet” dedi. Ben devam ettim. “Ama efendim bu uygulama genişletilirse ve birçok kişi MYK kararıyla üye yapılırsa büyük haksızlıklar doğar. Bu nedenle bu tür uygulamalara bir sınır koymak gerekir.” Ecevit aniden parlamıştı! Bana öfke ve şiddetle bağırıyordu. “Sayın Anadol siz ne demek istiyorsunuz? Eğer bir genel merkez bu maddeyi kötüye kullanır, binlerce kişiyi üye kaydederse partiyi ahlaksızlar işgal etmiş demektir. Siz nasıl böyle bir suçlama yaparsınız?” Şaşırmış kalmıştım. Ben aklıma gelen bir kuşkuyu dile getirmiş ve bir tehlikeyi işaret etmiştim. Böyle bir müdahale ve böyle sert karşılık beklemiyordum. Sustum kaldım. Haklı bir uyarıda bulunurken kötü niyetli, fesat bir kişi durumuna düşmüştüm. Bu olaydan 6 ay sonra, 14 Aralık 1974 günü toplanacak CHP 22. Kurultayı öncesi kongreler takvimi başlamıştı. İlçe kongrelerinden önce delege seçimleri yapılacaktı. Her mahallede oy kullanacak üyeler ilçe yönetimleri tarafından askıya çıkarılıyor ve buradaki isimler o mahallenin delegelerini seçiyorlardı. Özellikle İzmir’de İl Başkanı Sedat Akman ve Merkez İlçe Başkanı Haluk İrtegün, delege seçimlerinden bir gün önce, MYK kararıyla üye olanları listeye ilâve ediyor ve tüm dengeleri alt üst ediyorlardı. Artık partide iki sınıf üye vardı. Bir yıllık bekleme süreci sonunda bu sıfatı kazananlar ve MYK kararıyla bir günde üye ilân edilen ayrıcalıklılar! Hastalık İzmir’den diğer metropol kentlere, daha sonra da tüm örgüte yayıldı. 10. Madde bir virüs gibi partinin bünyesine girmişti. CHP’de genel başkanlar, genel sekreterler, merkez yönetimleri, hatta madde numaraları değişti, ama bu uygulama hiç değişmedi. Bugün de bu virüs bünyeyi zehirlemeyi sürdürüyor! Gerçekten bu hastalık bir türlü geçmedi, geçmiyor. Genel merkezin elbette böyle bir yetkiye gereksinimi vardır. İstisnai durumlarda, ülke düzeyinde olumlu tanınan ve mesleğinde örnek çalışmalar yapmış kişilere bu ayrıcalık tanınmalıdır. Ama genel merkeze verilen bu yetki sınırsız kullanılırsa ki her dönem kullanılıyor ve partimiz zarar görüyor, genel merkezler güven kaybediyor, bu yetki sınırlanmalıdır. Bu nedenle MYK kararıyla üye olanların sayısına kota konmalı, yılda 100, 500 gibi bir rakam saptanmalıdır. 12 Eylül Sonrası 12 Eylül’de kapatılan partilerin yeniden açılmasına ilişkin yasal düzenleme sonunda 9 Eylül 1992 günü toplanan kurultayda CHP ikinci kez doğmuş ve siyasal yaşama girmişti. Yeni Genel Başkan Deniz Baykal, toplumda yaratılan heyecana karşılık veriyor ve delege sistemini terk edeceklerini söylüyordu. Artık parti örgütlenmesi sandık esasına dayanacaktı. Ama mevcut SPK yine karşımıza engel olarak çıkmış ve delege sitemini dayatmıştı. 1999 seçimlerinde CHP seçim barajına takılıp parlamento dışında kalınca Deniz Baykal CHP Genel Başkanlığından ayrılmıştı. Yeni Genel Başkan Altan Öymen, Genel Sekreter Tarhan Erdem ve yeni MYK üyelik sisteminde yenilenme hareketine girişmişler ve tüm üyeleri sıfırlamışlardı. Her üye fotoğraflı üye kayıt fişi dolduracak ve bunu kendi ilçesine verecek, ilçe de genel merkez üye yazım bürosuna gönderecekti. Ayrıca üye aidatının da ödenmesi gerekiyordu. Sorun köylerdeki üyelerimizde baş göstermişti. Onlar bu işe hazır değildi. Bazı ilçe yöneticileri fotoğraf makineleriyle köylere gidip bu işlemi tamamlamaya çalışıyorlardı. Ama bunu kaç örgüt yapabilirdi? Seçimlerde köy sandıklarının boş kalma tehlikesi belirmişti. Tam bu sırada CHP Kurultayı toplandı ve delegelerin isteği ile Deniz Baykal CHP Genel Başkanlığına geri döndü. Yeni MYK da bu uygulamayı ortadan kaldırdı. Bu durum 1999’dan 2010 yılına kadar devam etti. Üyelikle ilgili yeni bir uygulama yapılmadı. Deniz Baykal’ın istifasından sonra 22 Mayıs 2010 günü toplanan 33. CHP Kurultayında Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkan seçildi. 3 Kasım 2010’da kendisini yönetime getiren kadro tasfiye olmuş, yeni MYK ve Genel Sekreter dönemi başlamıştı. Yeni yönetim üyelik konusunda atılım yapmak istiyordu. Onlara göre o güne kadar parti dar tutulmuştu ve artık genişlemeliydi. Hatta genel merkezin çevresindeki duvarlar bile yıkılmalıydı! Tüzükteki yetkilerine rağmen ilçelerin üye kaydetme hakları fiilen yok sayıldı. Oysa üye bir ilçenin belirli bir mahallesinde ikamet ediyordu. Başvuran üye adayları askıya çıkıyordu ve üyelerin belirli bir süre içinde itiraz hakları vardı. Üyenin durumu incelenebiliyor, başvurusu geri çevrilebiliyordu. Ancak üye olmak isteyen kişinin buna itiraz hakkı vardı, genel merkezin kararı kesindi. Üyeyi en iyi değerlendirecek ilçe yönetimiydi. Bazı ilçeler bu yetkilerini kötüye kullanıyor ve üye kaydını engelliyor olabilirlerdi. O zaman genel merkez duruma el koyar o ilçeyi görevden alırdı. O güne kadar tüzük prosedürü buydu. Partiyi halka açma savıyla ilçelerin üye kayıt yetkisi artık kâğıt üstündeydi. Önce genel merkezin kapısı önüne bir kayıt masası konuldu. İsteyen herkes burada üye olabilecekti. Daha sonra mobil üye kampanyası açıldı. Pazaryerleri gibi insanların toplu olduğu yerlere üye kayıt araçları gönderildi. Bir süre sonra da kurultay kararıyla elektronik üyelik kurumlaştı. Kişisel kanıma göre bunların hepsi yanlıştı. Üye hakkında araştırma yapmadan istemini kabul etmek ne kadar doğruydu? “Başvuruyu aldıktan sonra araştırma yapacağız” denirse bu olanaksızdı. Yüz binlerce üye hakkında kim, nasıl soruşturma, araştırma yapacak daha doğrusu yapabilecekti. Bu sistemin en sakıncalı, somut ve çarpıcı örneği yakında yaşandı. İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu ölümle tehdit eden kişi polisçe arandığında karşımıza elektronik yöntemle partimize kaydolmuş bir üye çıkıverdi! Bu girişimler yeni değildi aslında. Halkçı Parti ve SODEP birleştikten sonra SHP İstanbul İl Başkanı olan Hasan Fehmi Güneş döneminde kampanya açılmış ve üye sayısı 50 bine çıkarılmıştı. Ancak bundan sonra yapılan ilk İstanbul mitinginde Genel Başkan Erdal İnönü’yü dinlemeye gelenlerin sayısı 20 bini bile bulmamıştı. Hiçbir araştırma yapmadan yoğun üye kaydetmek, popülist partilerin yöntemidir ve dışa dönük propaganda aracıdır. Nitekim bu yöntemle partiye girenler seçimlerde ortaya çıkmazlar. Ama bu hayalet üyeler delege seçimlerinde derhal boy gösterirler. Aldıkları talimata göre hareket eder, genel seçimlerde de oylarını başka partiye verirler! Binlerce, yüz binlerce üye kaydetmek naylon üye üretiminden başka hiçbir işe yaramaz. Nitekim demokrasi tarihimizin en kritik oylaması olan ve tek adam rejimini getiren 2016 referandumunda sayısı azımsanmayacak sandıkta temsilcimizin yokluğu bunun en somut örneğidir. Üyelik öykümüzün tarihi ve gelişimi sonunda değişen bir şey olmamıştır. “Üye yapımız sağlıksızdır.” Bu nedenle merkez yoklaması ana yöntem, önseçim de istisna olarak uygulanmaktadır. Yine eskisi gibi… ÇÖZÜM CHP Tüzüğünün 11/1. Maddesi partinin örgütünü belirliyor: Parti örgütü Genel Merkez, il ve ilçe örgütleri, parti grupları ile kadın ve gençlik kollarından oluşur. Önerim bu maddede sayılan kurumlara bir de PARTİ OKULU ibaresinin konulması, ilâve edilmesidir. Partimizin eski genel merkezi şu anda parti içi eğitim hizmeti vermektedir. Ancak bugünkü durumu yeterli değildir; parti yaşamına etkisi azdır. Bu kurulu bir an önce işlevli hale getirmek, parti organlarından biri düzeyine yükseltmek gerekmektedir. Partimizin diğer partilere göre en büyük şansı insan malzemesi zenginliğidir. Partili olsun veya olmasın Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine bağlı, çağdaş, demokrat tavırlı bilim insanları, iletişimciler, basın, iş yaşamı ve sendika uzmanları, kısaca çeşitli mesleklerde başarıları ile öne çıkmış kadrolar bizle birlikte olmaya ve hizmet vermeye her zaman hazırdır. Partimiz, değişen yönetimlerin müdahale etmeyeceği/edemeyeceği özerk bir eğitim kurumunu, parti okulunu oluşturmalıdır. Ekonomist, hukukçu, sosyolog, tarihçi, pedagog, sağlıkçı gibi alanlarında ve kişiliklerinde kimsenin tartışamayacağı düzeye gelmiş, CHP’ye ve ilkelerine inanmış kadrolar yetkilendirilmeli ve görevlendirilmelidir. Bunlara örgüt ve parlamento deneyimi olan kişiler de eklenebilir. Siyasal beklentisi olmayan, sadece partimize gönüllü hizmete talip bu kadrolara eğitim yöntemlerini ve programını emanet etmemiz gerekmektedir. Partinin aldığı hazine yardımının önemli bir bölümü parti içi eğitime harcanmalıdır. PARTİ OKULU, metropol kentlerde alt birim oluşturmalı ve oralarda da eğitim vermelidir. Eğitim birkaç aşamalı olmalıdır. İlk basamakta bir partilinin asgarî ölçüde edinmesi gereken bilgiler verilmelidir. Kısaltılmış parti ve demokrasi tarihi, seçim sandıklarının korunması ve sonuçlara itiraz yöntemleri, parti tüzük ve programı yorumları gibi. İkinci basamakta ilçe başkan ve yönetici adayı olabilmek için yeterli eğitim verilmelidir. Birinci basamağa ilâveten, medyayla ilişkiler, nasıl demeç verileceği, tv programlarında nelere dikkat edileceği gibi. Geçen yaz deneyimli bir kaymakamla sohbet etmiştim. “Biz 3 yıl kaymakamlık stajı yapıyoruz. İnsanlar iyi doktor, iyi hukukçu, sevilen dürüst esnaf veya sanayici olabilirler. Ama onlar hiçbir deneyim ve bilgi sahibi olmadan nasıl 5 yıl belediye başkanlığı yapabilirler” demişti. “Deneyim sahibi oluncaya kadar dönem bitiyor ve yanlışlarının faturası partilerine çıkıyor.” Metropol belediye meclisi üyeliği, belediye başkanlığı aday adayları da özel bir eğitime tabi tutulmalıdırlar. Metropol kentlerde kurulacak alt birimler sadece birinci basamak eğitim verebilir ve nitelikli parti üyeleri yetiştirebilirler. Bu söylediklerim elbette ham fikirlerdir. Amacımı anlatmak için basit örnekler sıraladım. Uzmanlar çok daha verimli ve bilimsel eğitim programları hazırlayacaklardır. Özellikle kısa süreli birinci basamak eğitim programlarının göz korkutmadan gerçekleşmesi kolay ve yararlı bir etkinlik olacaktır. Partide şu anda kayıtlı hiçbir üyeye dokunmak, kaydını yenilemek gerekmiyor. Onlar bizim yararlı elemanlarımızdır. Parti içi seçimlerde oy kullanabilmek için gerekli tek koşul Parti Okulunda eğitimden geçmek ve düzenli aidat ödemek olacaktır. Okuldaki öğrenci sayısı ne kadar çok olursa o kadar yarar elde edilecektir. Ama ana amaç bilinçli parti üyeleri yetiştirmektir. Çağdaş partilerde üye sayısının niceliğine değil niteliğine önem verilmektedir. İngiliz Muhafazakâr Partisi bile liderini 160 bin civarında bir üye ile seçmiştir. Böylesine eğitimden geçmiş nitelikli üyelerimiz rahatlıkla mahalleden, il, ilçe seçimlerine, ön seçimden Cumhurbaşkanı adayı belirlemeye uzanan süreçte yetkinlikle oylarını kullanacaklardır. İşte güçlendirilmiş üye sistemi. Artık usulsüz üye yazımı, naylon üye gibi sorunlarımız, sıkıntılarımız olmayacaktır. Eğitimden geçmeyen üyelerimizin parti bağları korunacak, onlar sandık başlarında görev alabilecek ve istedikleri etkinliklere katılabileceklerdir. Böylesine bir üye yapısında merkez yoklamalarına gerek var mı? Yeniden yapılanan partimizin başarısını arzulayan halkın umudu yükselecek ve CHP sadece Türkiye’ye değil, dünyaya örnek olacak yapısal bir niteliğe kavuşacaktır. SONUÇ CHP ülkemizin olmazsa olmazıdır. 1999’da baraj altında, parlamento dışında kaldığında karşı partiler bile bu noksanlığı dile getirmişlerdir. CHP’nin meclisteki yokluğu sadece örgütünü değil, kamuoyunu da derinden yaralamıştır. Demokrasimizin dönem dönem yaşadığı bunalımlarda CHP halkımızın umudu, tutunacak dalı olmuştur. Bu konumu sürdürmek, sıradan üyeden genel başkana kadar hepimizin görevidir. Güçlü bir CHP’ye her zaman ihtiyaç vardır. Bunun için CHP bugünkü hantal görünümünden kurtulmalı yeniden yapılanmalıdır. Antiemperyalist, lâik, hukukun üstünlüğünü rehber edinen, cumhuriyetin kuruluş ilkelerini ve demokrasiyi savunan bir CHP Türkiye’nin sigortasıdır. CHP ülkenin zor günlerinde özveride bulunarak koalisyon hükümetlerinin bazen başında bazen içinde yer almıştır. Bugün de tek adam rejiminin dayatması sonucu, zorunluktan doğan “Millet İttifakı” CHP öncülüğünde kurulmuştur. Kamuoyunun kabul ettiği gerçek, bu ittifak mimarının CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olduğudur. Son yerel seçimlerde bu ittifak başarılı sonuç almıştır. İzmir, Aydın, Muğla, Tekirdağ gibi büyükşehir belediyelerine başta İstanbul olmak üzere Ankara, Adana, Antalya, Mersin’in ilâvesi en umutsuz dönemde demokrasimizin can simidi olmuştur. Ancak bazı önemli noktalara dikkat etmek gerekmektedir. Koalisyonlar ve seçim ittifakları demokrasi yaşamının doğal gerekleridir. Ama bunlar belirli bir sürede geçerlidir. Dünyadaki örnekler gibi ülkemizde de partiler bu tür girişimde bulunabilirler. Önemli olan partinin yapısını ve kimliğini korumasıdır. Özünü ve ilkelerini koruyarak, ortaklarına benzeyerek değil, onları yöneterek, öncülük yaparak işlevini sürdürmelidir. Geçmişte örnekleri sık görüldüğü gibi bu tür birliktelikler hiç beklemediğimiz bir zamanda bozulabilir. Böyle bir anda partimiz yenilenen yapısı ve tutarlı, net ideolojisi ile umut olmayı sürdürmelidir. Başlangıçta söylediğim gibi bu çalışma kişisel düşünce ve deneyimlerimin sonucudur. Elbette eksik, yanlış tarafları vardır; olabilir. Ancak bunları eleştirenlerin daha doğru ve tutarlı model önermeleri gerekir. Amacım partinin yapısal değişime uğraması, çağdaş parti ölçülerine kavuşmasıdır. CHP örgütünün ve ilerici kamuoyunun bu konuyu gündemine alıp tartışması ve doğru sonuca ulaşmasıdır. Düşünce ve önerilerini açıklayacak arkadaşlara şimdiden teşekkür ediyorum.  

İzlenme: 6400 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR