• DOLAR TL
  • EURO TL
  • Altın TL
g.sozcu11

Gerçek Sözcü Özel Haber

Aydınlık Kitap Ekinde yayınlanan röportajım

Onur Öymen

Onur Öymen

E-Posta : ooymen@hotmail.com

 Zor Rota kitabımla ilgili olarak benimle yapılan ve Aydınlık Kitap Ekinin 26 Ocak Cuma günkü sayısında yayınlanan röportajın metnini aşağıda sunuyorum:

 
Öymen: Devletler önleri tıkandığında yeni yollar arar
 
Emekli Büyükelçi Onur Öymen, dış politikadaki son gelişmeleri Aydınlık Kitap'a değerlendirdi: Devletler önleri tıkandığında yeni yollar arar
 
Onur Sinan Güzaltan
 
Uzun yıllar Türkiye’nin dış siyasetine yön vermiş, Kıbrıs müdahalesi, Kardak Krizi, NATO ile ilişkiler ve Ortadoğu konularında önemli görevler üstlenmiş Türkiye Dışişleri Bakanlığı eski Müsteşarı
Onur Öymen’le yeni kitabı “Zor Rota”yı konuştuk.
 
Öymen’in anılarından oluşan kitap, Türk dış siyasetinde karanlıkta kalan pek çok noktayı aydınlattığı gibi Suriye başta olmak üzere Türkiye’nin önündeki krizlerin aşılması konusunda da öneriler
içeriyor.
 
Öymen’in de değişiyle “çanak sorular içermeyen” röportajımıza zevkle okumanız dileğiyle…
 
'İNGİLTERE TÜRKİYE İLE SAVAŞACAKTI'
 
A: Türk dış siyasetinin kırılma noktalarını aktaran kitabınızı okurken, 1960’dan bu yana, Türkiye’nin önünde sürekli aynı sorunların olduğunu fark ettim. Kıbrıs, Ermeni meselesi, Suriye ve Irak’la
yaşanan anlaşmazlıklar ve Avrupa Birliği(AB) ile olan ilişkiler... Bu sorunlar neden hala önümüzde? Türk dış politika doktrininde bir sorun mu var?
 
Ö: Dış politikaya sadece güncel boyutuyla değil fakat tarihi bir perspektifle baktığımız zaman, büyük devletler ve Türkiye’nin siyasetlerinin temel konularda örtüşmediğini görüyoruz. Bu anlaşmazlığın
kökü Sevr’e, Lozan’a kadar götürülebilir. Gelmiş geçiş hiçbir Türkiye hükümeti döneminde, Ermeni meselesi, Kıbrıs, Kürt sorunu gibi konularda izlediğimiz siyaset büyük devletlerinkiyle örtüşmedi.
 
Özellikle Avrupalılar, Türkiye’nin bütün bu konuları onların istediği gibi çözmemizi istiyor. Avrupa ülkelerinde, sağ veya sol bütün siyasi partiler, hükümetlerinin Türkiye’ye uyguladığı siyaset
konusunda hemfikirler. Tek bir istisna var. İngiltere eski Dışişleri Bakanı Jack Straw yayımladığı bir makalede, Kıbrıs konusunda, Türkiye’ye yanlış yaptıklarını ifade etti. Straw makalede, “bu komediye son vermeliyiz ve iki devletli çözümü tanımalıyız” ifadelerini
kullandı.
 
Bir süre önce Fransa’nın Nice kentini ziyaret ettim. 24 Nisan vesilesi ile şehrin en büyük kitapçısında Ermeni sorunuyla ilgili kitapları teşhir etmişler. Kitapçının vitrininde sergilenen 30 kitabın
29’u Ermeni tezlerini savunan kitaplardı, biri de Ermeni yemekleri üzerineydi. Türk tezlerine hak veren ve ünlü uluslararası bilim adamları tarafından yayınlanan kitapların hiç biri yoktu.Bu, genelde Batı’nın Türkiye’ye karşı taraflı bakışını anlatan bir tabloydu.
 
Bir başka örnek Kıbrıs meselesi… Büyük devletler, batırılamaz bir uçak gemisi olarak gördükleri Kıbrıs’taki stratejik çıkarlarını bizimle paylaşmak istemiyorlar. Türkiye’nin, Kıbrıs’a yaptığı çıkartmanın
ikinci aşaması başladığında dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı James Callaghan, ABD’li mevkidaşı Henry Kissinger’ı arıyor, İngiliz savaş gemilerinin ve Hindistan’dan getirilen Burkalıların yolda olduğunu ve Türkiye ile savaşacaklarını söylüyor. Kissinger uzun
uğraşlar sonucu, Callaghan’ı fikrinden caydırıyor. Bu olaydan da anlaşılabileceği gibi Türkiye karşıtlığı fanatik bir hal almış durumda. Her ne kadar NATO’da müttefiksek de, en hafif tabirle Türkiye’yi rakip olarak görüyorlar.
 
CEZAYİRLİ MÜCAHİTLERİN CEBİNDE ATATÜRK FOTOĞRAFLARI
 
A: Batılı ülkelerin siyasetlerinin Türkiye karşıtı olması, sorunların devam etmesinde önemli bir faktör. Fakat, Kıbrıs meselesinde, Kıbrıs’ın dost Azerbaycan dahi tanınmasını sağlayamadık. Suriye
ve Irak’la yaşadığımız sorunlarda Batılı ülkelerin baskılarının bir payı var fakat bu ülkeler bizim komşularımız ve onlarla dahi sorunlarımızı çözemiyoruz. Bu doktrinsel bir sorun olduğunu göstermiyor mu?
 
Ö: Elbette Türkiye’nin hatalarından da kaynaklı sorunlar var fakat şu soruya bir cevap bulmalıyız; Nasıl oluyor da büyük devletlerin tamamı, temel konularda Türkiye’nin karşısında yer alıyor?
 
Türkiye’nin temel hatası, Atatürk’ün çizdiği dış siyaset ilkelerinden uzaklaşmasıdır. Atatürk, bölge ülkelerinin tamamı ile iyi ilişkiler kurulmasını fakat bu ülkeler arası ihtilaflara veya iç
çatışmalara karışılmaması gerektiğini belirtmişti.
 
Türkiye bu siyaseti uyguladığı zaman başarılı oldu. Örneğin İran-Irak savaşı sırasında her iki taraf Türkiye’yi savaşa dahil etmeye çalıştılar ama Ankara tarafsızlık siyaseti izledi. Sonuçta, İran,
Irak’taki menfaatlerinin; Irak da İran’daki menfaatlerinin korunmasını bizden istedi. Savaşan iki taraf da aynı ülkeye yani Türkiye’ye güvendi. Dünyada bunun bir başka örneğini kolay kolay bulamazsınız. Bu başarıyı Atatürk’ün çizdiği dış siyaset yolunu izleyerek
kazandık.
 
Aksi örnekler de var;
 
Cezayirlilerin, Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşı sırasında Türkiye’nin izlediği tavır, yanlış dış politikaya örnektir. Cezayir Cumhurbaşkanı, orada görev yapan bir Büyükelçimizle konuşurken
Fransa’ya karşı savaşan Cezayirli mücahitlerin ceketinin ön cebinde Atatürk’ün fotoğraflarını taşıdığını, Türk bağımsızlık savaşını örnek aldıklarını, fakat Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlığı için Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamalarda, Cezayir’in karşısında
ya da çekimser oy kullandığını unutmadıklarını söylemiş. Hatırlarsınız o oylamaların biri bir oyla Cezayir’in aleyhine sonuçlanmıştı. Cezayirliler bize işte o oy Türkiye’nin oyuydu dediler. Bu oylama Adnan Menderes döneminde yapıldı.
 
Mısır bir başka örnek; 1952 yılında, Cemal Abdül Nasır’ın da aralarında bulunduğu Hür Subaylar grubu Kral Faruk’u devirdikten hemen sonra Türkiye Büyükelçiliğine bir ziyarette bulunuyor. Dönemin
Türkiye Büyükelçisine, “biz evimize gitmeden önce size geldik. Kral’a karşı bu harekete girişirken Atatürk’ün yolunu örnek aldık, size bağlılığımızı bildirmek, desteğinizi almak üzere geldik” diyorlar.
 
Büyükelçi ise, Kral’ı deviren subayları soğuk karşılıyor. Niye? Çünkü dönemin Büyükelçisinin eşi Kral Faruk’un akrabasıydı. Sonuçta iki ülke arasında ilişkiler kopuyor ve Büyükelçi sınır dışı ediliyor.
Bugüne kadar, Cezayir ve Mısır’la ilişkilerimizin rayına oturmamasının altında bu gibi yanlış siyasetler yatıyor.
 
Bir başka örnek, Bağlantısızlar Hareketi’nin düzenlediği Bandung Konferansı… Türkiye, bu konferansa davet ediliyor ve maalesef Bağlantısızlar Hareketi’nin liderlerinin hassasiyetlerini göz ardı
eden bir siyaset izleniyor.
 
'SINIRIN ÖTE YANINDA TERÖR ÖRGÜTÜ DEĞİL SURİYE DEVLETİNİ GÖRMEK İSTERİZ'
 
A: “Savaşan ülkeler, karşılarındaki ülkenin başkentlerindeki menfaatlerinin korunmasını başka bir ülkeden isterler”. Türkiye, Suriye ve Mısır’la gergin bir dönem yaşıyor. Kitabınızdan alıntıladığımız
ilke ışığında, Türkiye, bu ülkelerdeki menfaatlerinin korunmasını Rusya’dan mı istiyor? Eğer böyleyse, bu doğru bir siyaset mi?
 
Ö: Söz konusu ilke savaşan ülkeler olması durumunda uygulanabilir. Türkiye, Suriye ve Mısır’la savaşta değil.
 
Suriye’deki menfaatlerimize gelince;
 
Öncelikli menfaatimiz Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğünün korunmasındadır. Yani Suriye topraklarının her karışına Suriye devletinin egemen olması bizim menfaatimizedir.
 
Tabii Suriye de, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı göstermelidir. Bugün dahi, Şam’da, Hatay’ı, Suriye topraklarında gösteren haritalar yayımlanmaktadır. Bu yanlıştır.
 
Biz sınırı geçtiğimiz zaman, karşımızda çete veya terör örgütü değil, Suriye devletini görmek isteriz.
 
Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın Kuzeyinde olduğu gibi, silahlı güce sahip özerk bir bölge kurulursa, bu durum bizim menfaatimize zarar verir.
 
Bugün Irak sınırını geçtiğinizde karşınızda “Kürdistan’a Hoşgeldiniz” tabelasını görürsünüz. Peşmergeler, valiler, polisler, gümrükçülerin tamamı özerk yönetime bağlıdır.
 
Önceki dönemlerde, Irak’la sınır ihtilafı yaşandığında, anlaşmazlığın yaşandığı bölgede Türkiye’nin ve Irak’ın valileri, yetkilileri sorunu çözmek üzere bir araya gelirdi. Bugün, Irak’la veya Suriye’yle
bir sınır anlaşmazlığı yaşadığınızda hangi yetkili ile bir araya geleceksiniz?
 
Bazı büyük devletler, Suriye’deki grupları silahlandırarak ve orada Kuzey Irak’takine benzer bir silahlı güç kurarak Türkiye ve Suriye arasındaki coğrafi irtibatı koparmaya çalışıyor. Bu durumun
istisnası, TSK’nın El Bab ve İdlib operasyonları sonrası orada oluşturduğumuz bölgedir. Bu bölgenin dışında, neredeyse sınır bölgesinin tamamına PYD unsurları hakim. Bölgede, tıpkı Kuzey Irak’ta olduğu gibi adı konulmamış bir devlet kurmaya çalışıyorlar.
 
Irak’ın kuzeyinde özerk yönetimin kuruluş süreci önemli dersler çıkarılması gereken bir husustur. ABD müdahalesinden sonra 2005 yılında Irak Anayasası hazırlanırken, Irak’ın kuzeyinde, yasama,
yürütme, yargı organları ve en önemlisi silahlı gücü olan bir Kürt bölgesi olacağı metine geçirildi. Bu suretle, Kuzey Irak’ta Peşmerge’nin mevcudiyeti anayasal hale getirildi.
 
Korkarım ki, geçiş dönemi adı altında, Suriye’nin kuzeyinde, aynı senaryoyu uygulamaya koymak istiyorlar.
 
SURİYE’DE ÇATIŞMALARIN ALTINDA İRAN/İSRAİL SAVAŞI YATIYOR
 
A: Rusya ve İran’la, Suriye’de bazı noktalarda yaptığımız ittifak Astana Görüşmeleri ile somutlaştı. Suriye konusunda bu ülkelerle işbirliğimizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Ö: İsteseniz de istemeseniz de Rusya, Suriye’de bir oyuncu haline geldi. Eskiden Tartus’ta deniz kuvvetlerine ait ufak bir ikmal üsleri vardı. Şimdi Lazkiye başta olmak üzere Suriye topraklarında
birçok kara ve hava üsleri var. Suriye’yi düşünürken, elbette Rus faktörünü de dikkate almak gerekiyor.
 
Bugün, Rusya’yla işbirliği halinde terörün tasfiyesi elbette önemlidir.
 
Fakat Rusya’nın bir PYD siyaseti yok mu?
 
Moskova’da PYD’ye ofis açtırıldı ve ofisin duvarında Öcalan’ın resmi asılı. Bu kadar sıkı ilişkilere sahip olmamıza rağmen o ofis hala kapatılmadı. Diğer yandan, Suriye’de, Rus komutanlar, PYD’lilerle
fotoğraf çektirdiler. Rusya’nın, Suriye’de ve Irak’ta bir Kürt politikası olduğunu gözden kaçırırsak hata yaparız.
 
İran’ın bölgede başka bağları da var. Tahran’ın özellikle Suriye ile olan özel ilişkisi bölgedeki bütün dengeleri etkiliyor.
 
Suriye’deki bütün bu çatışmaların altında yatan, İsrail ve İran arasındaki aracılı savaştır. İsrail’in bölgedeki en büyük düşmanı İran’dır.
 
 
 
İran, Hizbullah ve Hamas’ı, Suriye üzerinden silahlandırıyor. İsrail bunu ülkesine karşı bir tehdit unsuru olarak görüyor. İsrail’in buna cevabı Suriye’deki karışıklık oldu.
 
 
 
İsrail, Suriye ve Irak’ta daha önce inşa edilmeye çalışılan nükleer santralleri, uçaklarla bombalamak suretiyle imha etti. Fakat aynı şeyi İran’da yapamıyor. Birincisi, İran’ın İsrail’e olan uzaklığı,
ikincisi ise İran’ın nükleer tesislerinin dağınık bir alana yayılması ve bazılarının yer altına inşa edilmesi.
 
 
 
İsrail bu nedenle Kuzey Irak’ı, İran’a karşı bir üs olarak kullanmak istiyor. Orayı “İkinci İsrail” haline getirmek istiyor. Hatırlarsınız, Barzani bağımsızlık hedefini dile getirince, ilk destek
açıklaması İsrail Başbakanı Netanyahu’dan geldi ve bağımsız Kürdistan’ı derhal tanıyacaklarını ilan etti.
 
 
 
 
 
 
Önemli bir başka nokta da Kürecik’te kurulan radar tesisi. Bu tesis neden kuruldu? İran’dan, NATO üyesi ülkelere yapılacak füze saldırılarını engellemek için denildi. İran füzelerinin menzilinin
Türkiye dışında hangi NATO üyesi ülkeye ulaştığını kimse sormadı.
 
 
 
Bu füzelerin menzilinin ulaşabileceği yer İsrail. Amerikan basının yazdığına göre bu radar sistemi, bir ayağı Kürecik’te, diğer ayakları Katar ve İsrail’de olan üçlü bir sistemdir. Bu radar üsleri
kurularak, İran’dan İsrail’e atılacak füzelerin tespit edilmesi ve Akdeniz’de demirli ABD savaş gemilerine bildirilerek, havada imha edilmesi amaçlanmaktadır. AEGİS adı verilen bir projedir bu. Türkiye’de farkına varmadan bu sistemin bir parçası haline getirilmek
istenmektedir.
 
 
 
 
 
 
Türkiye, Rusya ve İran birlikteliği derken ve bölge üzerine siyaset oluştururken bütün bu unsurları bir arada düşünmek gerekir.
 
 
 
Türkiye, bir kuyumcu hassasiyeti ile dış siyasetini belirlemelidir. Yoksa heyecanlarla, sadece güncel gelişmelere bakarak, duygusal dürtülerle politika yapmak çok büyük zararlara neden olabilir.
 
 
 
Bugün deniliyor ki, madem Avrupalılar ve NATO üyeleri bize güçlük çıkartıyor biz de oradan ayrılalım, Şangay İşbirliği Örgütü’ne girelim. Mesele o kadar basit değil. Bence Türkiye, adeta kafası
koparılmış bir tavuk gibi oradan oraya savrulan bir ülke görünümü vermemeli.
 
 
 
 
 
 
YÖNÜMÜZÜ DOĞUYA DÖNERİZ SÖYLEMİ, REST Mİ BLÖF MÜ?
 
 
 
 
 
 
A: İsmet İnönü’nün, ABD’ye karşı meşhur “Johnson Mektubu” resti var. Keza kitabınızda da detaylı bir biçimde anlatmışsınız merhum Bülent Ecevit’in, yine Kıbrıs’tan kaynaklı olarak Batı’ya karşı
sert çıkışları var. Bugün de, PYD koridoru başta olmak üzere farklı nedenlerle Batı’ya rest çeken bir hükümet var. Batı’yı, Türkiye’nin yönünü Doğu’ya kırmakla tehdit etmek bir dış politika geleneğimiz mi?
 
 
 
 
 
 
Ö: Menderes döneminde de böyle bir gelgit yaşandı. Batılılar, kredi kapılarını kapattığı zaman Menderes, Moskova’ya ziyaret etmeye karar vermişti. 27 Mayıs olmasa, Menderes, ekonomik yardım talebinde
bulunmak için Moskova’ya gidecekti. Daha sonraki yıllarda Rusya ile pek çok anlaşma imzalandı. Seydişehir Alüminyum, Aliağa Petkim, İskenderun Demirçelik bu anlaşmaların ürünleridir.
 
 
 
 
 
 
Devletler, önleri tıkandığında yeni yollar arar. Bütün devletler bunu yapar. Madem o ülkeler hayat damarlarınızı kesmeye çalışıyor, buna karşı önlemler alırsınız. Mesela ABD Kongresi Kıbrıs harekâtından
sonra 1975 yılında, Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı. Buna karşı, topraklarımız üzerinde bulunan bütün üs ve tesislerden ABD askerlerinin yararlanmasını yasakladık. Devletseniz böyle adımlar atarsınız. Sizin aleyhinize çalışan ülkelere karşı tedbir alır,
o ülkelerden alamadığınızı başka ülkelerden almaya çalışırsınız. Nazım’ın şiirindeki gibi, boynunuzu kasabın bıçağına uzatacak koyun haline gelmemeye özen göstermek lazım.
 
 
 
 
 
 
A: Türkiye’nin bugün yaşadığı Kıbrıs sonrası Batılı ülkeler tarafından uygulanan izolasyon siyasetine benzemiyor mu? Türkiye’nin buna karşı yönünü doğuya dönme tehdidi bir blöf mü?
 
 
 
 
 
 
Ö: Bu durum daha çok, Kurtuluş Savaşı sırasında Batı’ya karşı, Rusya’dan aldığımız desteğe benziyor. Türkiye o dönemde Rusya’dan sadece silah değil maddi destek de aldı. Rusya’dan destek alıyor
fakat Rusya ile aynı ideolojiyi benimsemiyordu.
 
 
 
Şartların zorlaması ile devletler bu gibi tedbirler alır. Ama bu bizim temel ideolojimizden sapmayı gerektirmemeli. Bugün Rusya ve İran’la işbirliği yapabiliriz fakat bu ülkelerle ideolojik olarak
yakınlaşamayız.
 
 
 
Yani Türkiye bir taraftan Batı medeniyetinin değerlerini korumalı, diğer taraftan da Batı’dan gelen haksızlıklara, tehditlere karşı mücadele etmeli. Dış siyasetimizin özü budur.
 
 
 
Milli bağımsızlık ilkesi ise rehberimizdir. Kararlarımızı kendi başımıza alabiliyor muyuz yoksa dış baskılara göre mi siyasetimizi şekillendireceğiz? Mesele budur.
 
 
 
 
 
 
NATO’NUN İÇİNDE KALIP MÜCADELE EDİLMELİ
 
 
 
A: Uzun yıllar farklı görevlerle NATO’da Türkiye’yi temsil ettiniz. Türkiye ve NATO arasındaki ilişkilerin bu kadar gergin olduğu başka bir dönem oldu mu? De Gaulle döneminde Fransa anlaşmanın
13.maddesini işleterek NATO’nun askeri kanadından çıkmıştı. Türkiye böyle bir hamle yapabilir mi?
 
 
 
 
 
 
Ö: Fransa’nın NATO’dan çıkışının altında, De Gaullle’ün, bütün NATO üyelerinin veto hakkına sahip olmasından kaynaklanan rahatsızlığı yatıyordu. De Gaulle, İttifakın önde gelen dört ülkesinin yönettiği
bir NATO istiyordu. Kabul edilmeyince askeri kanattan çıktılar fakat sonra pişman oldular ve geri döndüler.
 
 
 
 
 
 
NATO’nun askeri kanadından çıkan bir diğer ülke ise Yunanistan olmuştu. Türkiye’nin, Kıbrıs harekâtına, NATO üyesi büyük devletlerin engel olamaması nedeni ile tepki olarak üyelikten çıkmışlardı.
Daha sonra Rogers Planına maalesef Kenan Evren’in verdiği onay ile geri döndüler. Biz hayır deseydik dönemezlerdi.
 
 
 
 
 
 
NATO’da elbette her şey toz pembe değil, pek çok sorun var ve biz bunlarla yıllarca mücadele ettik. Bugün NATO’da kalmayı savunanlar NATO hayranı veya sadece NATO’yu dinleyelim diyenler değil.
Şu unutulmamalı bizim NATO’da veto hakkımız var. NATO, bizim onayımız olmadan karar alamaz.
 
 
 
A: Siz NATO’nun içinde kalıp mücadele etmeyi mi savunuyorsun
 
 
 
Ö: Evet. Bizim başka hiçbir örgütte veto hakkımız yok. Örneğin Avrupa Konseyi’nde veto hakkımız yok. Bugün Avrupa Konseyinden’den eleştiri geliyor fakat NATO’dan gelemiyor. Neden? Çünkü NATO kararlarının
altında Türkiye’nin de imzası var. Benim imzamla beni eleştirebilir misin?
 
 
 
 
 
 
A: NATO’da kalmak, bölgemizdeki ülkelerle ilişkilerimizi ilerletmeye engel olmaz mı?
 
 
 
 
 
 
Ö:Olmaz. Şu soruyu soralım NATO’ya giremeyen AB ülkesi var mı? Var. Güney Kıbrıs. Üye olmasını biz engelliyoruz. Şu anda NATO’nun, silah, lojistik başta olmak üzere hiçbir imkanından yararlanamıyorlar.
 
 
 
Biz NATO’dan çıktığımız takdirde Güney Kıbrıs hemen NATO üyesi olur. Öyle bir coğrafya düşününki, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar NATO üyesi ve Türkiye değil. Bunun askeri ve stratejik sonuçlarını
düşünebiliyor musunuz?
 
 
 
Türkiye asıl o zaman izole olur. Yunanistan’dan, Suriye’ye kadar olan bölge bizim dışında kaldığımız bir askeri örgütün kontrolünde olur.
 
 
 
 
 
 
Bu olasılıkları düşünmek gerekir. Hepimizin duygusal tepkileri var. Benim herkesten çok var. Yıllarca NATO’nun içinde Türkiye için mücadele veren kişiyim. Bu mücadeleleri vermek başka bir iş, NATO’dan
çıkalım demek başka bir şey.
 
 
 
 
 
 
A:Emekli Büyükelçi Yalım Eralp anılarını kaleme aldığı “Perdeyi Aralarken” adlı kitabında, 1978 yılında, Dışişlerinde Gündüz Ökçün, Gündüz Aktan, Temel İskit ve sizin başını çektiğiniz bir grubun
Türkiye’nin NATO’dan çıkıp Bağlantısızlar Hareketi’ne dahil olmasını savunduğunuzu iddia ediyor. Doğru mu?
 
 
 
 
 
 
Ö: Böyle bir şey hiçbir zaman olmadı. Gündüz Ökçün Dışişleri Bakanıyken böyle rivayetler çıkardılar. Gündüz Ökçün, Afganistan’da Sovyet müdahalesini destekliyor, NATO’dan çıkılmasını savunuyor
vesaire… Hiçbir toplantıda, kimse böyle bir şey söylemedi. Altında yatan neden CHP iktidarından bazı çevrelerin rahatsızlığıydı. Bakanlık dışında, yabancı çevreleri içinde böyle rivayetler çıkardılar.
 
 
 
Bizim söylediğimiz şuydu ; “Türkiye’nin NATO üyesi olması başka ülkelerle ilişkisine engel değildir”. Türkiye çok boyutlu bir dış politika izlemelidir, dedik. Bizim siyasetimiz, bütün dünya ülkeleriyle
karşılıklı menfaatlere dayalı ilişkiler kurmaktır.
 
 
 
 
 
 
A: Batı, İran’da rejime mi yoksa İran’ın güçlü olmasına mı karşı?
 
 
 
 
 
 
Ö: İran meselesini belli bir perspektif içinde değerlendirmek gerekir. İran, bugün anladığımız anlamda demokratik bir ülke değilse bu, 100 yıldan bu yana, büyük devletlerin İran’da demokrasi olmasını
istememelerinden kaynaklanmaktadır.
 
 
 
İran’da ilk demokrasi tecrübesi 1906 yılında yaşanıyor. Şah Muzaffer el din, ülke aydınlarının reform ve anayasa taleplerini kabul ediyor. Siyasi partiler kuruluyor ve meclis açılıyor. Tam o sırada,
1907 yılında, İran, Çarlık Rusya’sı ve Britanya İmparatorluğu arasında nüfuz bölgelerine ayrılıyor. Ülkenin kuzeyini Rusya, güneyi ise İngilizler kontrol altına alıyor. İran direniyor, hatta bu dönemde bir Amerikalı bu direnişe destek veriyor. Bunun sonucunda
Ruslar, İran Meclisi’ni bombalıyor. İran’ın ilk demokrasi tecrübesi böyle bitiyor.
 
 
 
İkincisi, 1950 yılında, Musaddık dönemidir. O süreçte İran’da Şah, Batılıların en has adamı. İngilizler, İran petrollerinin %84’ünü kontrol ediyor. Musaddık, demokrasi, bağımsızlık ve petrollerin
millileştirilmesi yolunda adımlar atıyor.
 
 
 
İngilizler dönemin ABD Başkanı Truman’a, Musaddık’ı devirmeyi öneriyorlar fakat Truman bu teklifi reddediyor. Sonra, ABD Başkanı Eisenhower oluyor. İngilizler, Musaddık’ın komünist olduğu söylentisini
yayarak Eisenhower’ı müdahaleye ikna ediyorlar. CİA Ortadoğu Masası Sorumlusu Kermit Roosevelt’in içinde olduğu bir operasyonla Musaddık’ı deviriyorlar. Yerine ABD/İngiltere’ye yakın Zahidi getiriliyor. Ülke dışında olan Şah İran’a geri dönüyor ve petrol yatakları
tekrar ABD/İngiliz kontrolüne giriyor. Şah zamanında bu durum devam ediyor.
 
 
 
Sonrasında 1979’da İran İslam Devrimi gerçekleşiyor. Bu devrimin, bizim anladığımız anlamda demokrasi ile bir ilgisi yok. İran’ın macerası böyle… İran’da demokrasinin olmamasının sebebi Batı’nın
kendisidir.
 
 
 
 
 
 
BATI ORTADOĞU’DA DEMOKRATİK REJİMLER İSTEMİYOR
 
 
 
 
 
 
A: Ortadoğu’dan bahsetmişken, Arap Baharı bir Batı komplosundan mı ibaret yoksa sınıfsal, sosyal bir temeli olan bir hareket mi?
 
 
 
 
 
 
Ö: Soğuk savaşın bitişinden, Sovyetler ve Varşova Paktı’nın yıkılışından sonra dünyada bir demokratikleşme cereyanı başladı. Tek istisna Ortadoğu’daki devletler. Neden? Büyük devletler, petrol
başta olmak üzere enerji kaynakları nedeni ile bu bölge de tam bağımsız, laik, kendi kendini yönetebilen, demokratik ülkeler istemiyor. Bağımlı devletler istiyorlar.
 
 
 
Arap Baharı, hiçbir yerde başarıya ulaşamadı, demokratik rejimler kurulamadı. Tam tersine, sonuç olarak terörde artış yaşandı.
 
 
 
NATO eski Başkomutanı Wesley Clark, aynı zamanda ABD Başkanlık seçimlerinde aday adayı olmuştu, Kaliforniya’daki Commonwealth Club’de 11 Eylül saldırısı sonrası Pentagon’lda yaptığı bir görüşmeyi
aktarmıştı. Bu görüşmede Pentagon yetkililerin kendisine 5 yıl için 7 ülkenin yönetimi değiştireceklerini söylediğini belirtmişti. Bu 7 ülke; İran, Irak, Suriye, Libya, Lübnan, Somali ve Sudan.
 
 
 
Adamlar başka ülkelerin yönetimini değiştirme hakkını kendilerinde görüyorlar. Demokrasiye inanan bir ülke böyle bir şey söyler mi? Ortadoğu ülkelerinin demokrasiye geçmemesinin sebebi, bu bölgenin
halkından değil, fakat büyük devletlerin politikalarından kaynaklanmaktadır.
 
 
 
 
 
 
İSRAİL MÜTTEFİKİMİZ DEĞİL
 
 
 
A: ABD’de, özellikle Ermeni meselesinde Yahudi lobisi bir dönem Türkiye’yi destekliyor. Neden? Bu soruyla bağlantılı olarak, Türkiye ve İsrail neden müttefik?
 
 
 
 
 
 
Ö: Öncelikle, İsrail ile aramızda bir ittifak anlaşması olmadığını belirtmekte yarar var. Türkiye, halkı Müslüman olan ülkeler arasında İsrail’i tanıyan ilk ülke ama, aynı zamanda İsrail’in hatalarından
dolayı ilişkileri en alt düzeye indiren ilk ülke.
 
 
 
Amerikadaki Ermeni ve Rum lobileri, Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmayı amaçlayan siyasetler izledi. Buna karşın Yahudi lobisi Türkiye’yi destekledi.
 
 
 
Yahudi lobisi Türkiye’yi Batı ittifakının içinde tutma gayretiyle destekledi. Batı ittifakının içinde bir Türkiye, İsrail’in çıkarınadır. İsrailliler ve İstanbul’daki YahudilerTürkiye’ye destek
oldu. Özellikle iş adamı Jak Kamhi büyük çaba gösterdi.
 
 
 
 
 
 
A: İsrail’in, başarılı bir biçimde diasporasını kullandığını görüyoruz. Yurtdışında yaşayan pek çok vatandaşımız Türk kökenli kişi var. Türkiye bu insanlar üzerinden lobi faaliyeti sürdürebiliyor
mu?
 
 
 
 
 
 
Ö: Türkiye’nin de bu alanda faaliyetleri var. Türkiye yurtdışındaki soydaşlarının güvenlik içinde yaşamasını ve yaşadıkları ülkeyle Türkiye arasındaki ilişkilere yardımcı olmasını istiyor. Türkiye’nin
ABD’de olduğu gibi Avrupa ülkelerinde de lobi firmaları var. Avrupa’da bizim kadar lobi yapan başka bir ülke olduğunu zannetmiyorum.
 
 
 
Benim görev döneminde kurulan Almanya Türkiye İşadamları Derneği (ATİAD) var. Daha sonra Avrupa çapında faaliyet göstermeye başladı. Bu derneğin yöneticileri her yıl Almanya Başbakanı tarafından
ağırlanıyor. Almanya’daki Türk işadamlarının yatırımları, Almanya’nın Türkiye’deki yatırımlarından daha fazladır.
 
 
 
 
 
 
ABD, PKK’NIN TASFİYESİNİ İSTEMİYOR
 
 
 
A: Yakın dönem tarihimizin en önemli siyasi kırılmalarından biri de 2003’de, Irak’a müdahalede ABD ile işbirliğinin oylandığı 1 Mart Tezkeresi. Geçtiğimiz günlerde, emekli büyükelçi Deniz Bölükbaşı
Hürriyet gazetesine verdiği röportajda, Türkiye’nin halen dahi 1 Mart tezkeresinin geçmemesinin bedelini ödediği değerlendirmesinde bulundu. Siz bu tezkereye karşıydınız. Neden?
 
 
 
 
 
 
Ö: Öncelikle 1 Mart Tezkeresinin Anayasamıza ve hukukumuza aykırı olduğunu belirtmekte yarar var. İkinci olarak Amerika’nın müdahalesi siyaseten ve insani olarak yanlıştı. 1 Mart Tezkeresi geçseydi,
Irak’ta 600.000’den fazla insanın ölümünün sorumlularından biride Türkiye olacaktı.
 
 
 
1 Mart Tezkeresinin Meclise sunulmasından önce yapılan müzakerelerde, iddia edildiğinin tersine, ABD’liler Kuzey Irak’ta PKK unsurlarının Türkiye tarafından tamamen tasfiyesine izin vermedi. Fikret
Bila’nın konu ile ‘Ankara’da Irak Savaşları’ başlıklı kitabını okuduğunuzda, mutabakat muhtırasının Türkiye açısından ne kadar kısıtlayıcı olduğunu görüyorsunuz. Başlangıçta Amerika Türkiye’nin dar bir bölgede, Mehmetçiğin başında ABD’li komutanlar olmak koşuluyla
müdahalesini öngörüyordu. Haliyle bu Türkiye tarafından kabul edilmedi. O zaman, PKK’lılar ateş açmadan Türk askeri ateş açmasın hükmünü getirdiler. Bu şekilde terörle mücadele edebilir misiniz?
 
 
 
Ayrıca ABD, Türkiye’nin PKK’nın merkezi konumunda bulunan Kandil’e müdahalesini istemedi,. İşin özeti, Türkiye’nin Kuzey Irak’ın tamamında, etkin bir biçimde mücadele ederek, PKK’yı tamamen tasfiye
etmesini istemedi.
 
 
 
1 Mart Tezkeresi geçseydi, bunların tamamını kabul etmiş olacaktık. Efendim, o muhtıra öyle değil, yenisi vardı diyenler var. Nerede yeni muhtıra? Varsa görelim.
 
 
 
1 Mart Tezkeresi’nin kabul edilmemesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en şerefli kararlarından biridir ve ben de o Meclis’te görev yapmış olmaktan gurur duyduğumu her yerde söylüyorum.
 
 
 
TSK’nın 2008’de giriştiği operasyonu hatırlayın. ABD Savunma Bakanı, Türkiye’ye gelirken, daha yoldayken, Türk muhataplarına operasyonu durdurun, askerlerinizi çekin uyarısında bulundu. ABD, PKK’nın
tamamen tasfiyesini istemiyor. İşin esası bu.
 
 
 
 
 
 
A: Büyük dayınız Şehit Nusret Bey, Ermeni Tehcir’i suçlaması ile Nemrut Mustafa’nın aldığı bir kararla Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ile beraber idam edilmiş. Aile olarak da etkilendiğiniz Ermeni
meselesi ile ilgili mücadele halen sürüyor. Yakın dönemde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM) Perinçek/İsviçre kararı ile Türkiye’nin lehine bir karar aldı. Bu karardan sonra nasıl adımlar atılmalı?
 
 
 
 
 
 
Ö: Perinçek kararı son derece önemlidir. Bu kararı, Birleşmiş Milletler’in “Soykırımla Mücadele Sözleşmesi” ile beraber okumak gerekiyor. Çünkü Perinçek kararının özünde, mahkemenin bu sözleşmenin
ilkelerinin benimsemesi yatıyor. İlgili sözleşmeye göre hiçbir yerel mahkeme ve olayın cereyan etmediği ülke mahkemesi, meclisi veya hükümeti bu konuda karar alamaz.
 
 
 
Perinçek kararına rağmen, Almanya 2016’da sözde soykırım iddiasını destekleyen bir karar aldı.
 
 
 
 
 
 
Almanya’ya yönelik pek çok eleştiri var fakat bu konu ile ilgili olarak kimse bir eleştiri yöneltmiyor.
 
 
 
Yapılması gereken, soykırım kararı alan Avrupa ülkelerinin Meclislerine gidip, AİHM’in Perinçek kararını göstererek, soykırım kararlarını geri almalarını sağlamaktır.
 
 
 
Hükümet bir şey yapacaksa, bunu yapsın. Perinçek kararına rağmen bazı ülkelerin soykırım kararında ısrar etmeleri, açık bir biçimde hukuka aykırıdır. Türkiye’yi hukuka aykırılıkla suçlayanların
kendileri hukuksuzluk yapmaktadır. Bu konuda Alman iktidar ve muhalefet partileri ile görüştük fakat hatalarını kabul etmeye yanaşmadılar. Değerli yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın dediği gibi, Türkiye güzel ve yalnız bir ülke… Ve “Zor Rota” işte bu rota…
 
 
 
 

İzlenme: 1207 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

ÇOK OKUNANLAR

Listelenecek kayıt bulunamadı

ANKARA - HAVA DURUMU

ANKARA

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ