• DOLAR 3,9309 TL
  • EURO 4,6148 TL
  • Altın 161,4001 TL
g.sozcu11

Gerçek Sözcü Özel Haber

Oda Tv'den Nurzan Amuran'a verdiğim mülakat aşağıdadır:

Onur Öymen

Onur Öymen

E-Posta : ooymen@hotmail.com


Onur Öymen: Demokratik devlet düzenini başarı ile yürüten tek örnek KKTC

Onur Öymen: “Atatürk partinin yanlışlarını dile getirmeyenlerin partiye zarar vereceklerini söylemişti”


Sayın Öymen önce kendi iç sorunlarımızla başlayalım sohbetimize diyorum:
Hiçbir dönemde bugünkü kadar tarihteki bazı acı olayların iç siyasette malzeme haline getirildiği olmuş mudur? Bugün Dersim tartışmalarında tek izah edilmeyen konu Devlete karşı yürütülen isyanın sebebidir. Neden kimse isyanın amacı değil de sonuçları üzerine konuşmaktadır? O acı sonuçların gerekçesini kimler hazırlamıştı?
Geçmişte Türkiye’de de başka ülkelerde de zaman zaman siyasetçilerin geçmiş olayları güncel politika hedefleri için kullanmaya çalıştıkları görülmüştür. Bu siyasetçilerin, rakip partileringeçmişteki bazı uygulamalarını siyasi avantaj elde etmek için eleştirerek değerlendirmeye çalıştıklarının örnekleri vardır. Kardak olayında sağlanan başarının iktidar değişikliğinden sonra adeta bir başarısızlık gibi sunulmaya çalışılması bunun örneklerinden biridir. Bununla birlikte, Türkiye’de son zamanlarda, başta Dersim konusu olmak üzere Atatürk dönemindeki neredeyse bütün yapılanların uygulamaların şimdi sistemli ve sürekli biçimde güncel siyasete malzeme yapıldığı görülüyor. Geçmişin bu ölçüde günlük siyasete malzeme yapılmak istenmesinin başka örneğini hatırlamıyorum.
Milli mücadele yıllarından sonra çoğu zaman yabancıların kışkırtmasıyla devlete karşı silahlı ayaklanmalar yapılmış ve her defasında bu ayaklanmalar bastırılmıştır. Bugün bazı siyasetçilerin devlete karşı ayaklananları haklı, bu ayaklanmaları bastırdığı için devletin haksız olduğu izlenimini yaymaya çalıştıkları görülmektedir. Ayaklanmalar bastırılırken bazı üzücü olayların yaşanmış olması bu ayaklanmaların haklı olduğunu göstermez. Dersim isyanının sebepleri devletin buna bakış açısı, çözüm için neler yapıldığı ve ne sonuca ulaşıldığı TBMM’nin 1935-1939 yılları arasındaki zabıtlarında yer almaktadır. O zabıtlarda, Atatürk’ün İsmet İnönü’nün, Celal Bayar’ın ve İçişleri Bakanı Faik Öztrak’ın Meclis konuşmaları bu konuda dikkat çekici bilgi ve değerlendirmeler içermektedir. Gerek Dersim ayaklanmasının, gerekse diğer isyanların sebepleri ve sonuçları hakkında pek çok eser yayınlanmıştır. Bence tarihten bugünün siyaseti için malzeme çıkartmak yerine, konuyu tarafsız tarihçilerin ve bilim adamlarının araştırmalarına ve değerlendirmelerine bırakmak en doğru yol olacaktır.
BAZI YABANCI ÜLKELER PKK İLE MÜCADELE DEĞİL, MÜZAKERE DİYOR
-Barış süreci adıyla kimsenin gerçeği bilemediği PKK ile yürütülen görüşmeler var. Siz de sık sık Kürt sorununu “İsrail ve Filistin sorunu gibi çok taraflı bir sorun” olarak lanse edilmesini sağlayacak ortamlara karşı, gereken duyarlılığın gösterilmediğini söylüyorsunuz. “Türkiye kendi meselesini kendi anayasası içinde, halleder.” diyorsunuz. Şu anda yapılan görüşmeler kendi Anayasamız çerçevesinde mi gerçekleşiyor?
Türkiye’nin ve pek çok ülkenin benimsediği temel ilke, silah zoruyla devlete siyasi çözüm dayatmaya çalışan terör örgütleriyle müzakere değil mücadele edilmesi gerektiği ilkesidir. Türkiye'de birkaç yıl öncesine kadar bu ilkeyi benimsemişti. Bir süreden beri bazı yabancı ülkelerin PKK ile mücadele yerine siyasi çözüm aranmasını ve bu terör örgütüyle müzakere edilmesini önerdikleri görülüyor. AtlanticCouncil’in yöneticilerinden David Phillips’in 2007 ve 2009 yıllarında yayınladığı raporlar bunun somut örnekleri arasındadır. Oslo görüşmelerinde yabancı bir ülkenin temsilcisinin de bulunması konuya uluslararası bir boyut kazandırılmak istendiğinin başka bir örneğidir. Türkiye’nin terörle mücadele gibi güvenlik çıkarlarını çok yakından ilgilendiren bir konuda yabancıların telkinlerine uyarak değil, kendi ulusal çıkarlarının gerektirdiği doğrultuda ve kendi anayasasının kuralları çerçevesinde mücadele etmesi gerekir.
“CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİNE AYKIRIDIR”
- Anayasada tanımlanan milliyetçilik kavramını anlamazlıktan gelen Türk milliyetçiliğini ırkçılıkla özdeş tutan, milliyetçiliğe karşı açıkça tavır alan AKP Hükümeti, çözüm süreci adıyla Kürt milliyetçiliğini Kürt şovenizmini öne çıkarmadı mı?
Anayasamızın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri arasında yer alan Atatürk milliyetçiliği hiçbir şekilde ırkçı ve şovenist bir kavram gibi değerlendirilemez. Atatürk deyimi ile bizim milliyetçilik anlayışımız şudur: “Gerçi bize milliyetçiderler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız.” Milliyetçilik ayrıca Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin 6 okunda simgelenen hedeflerden birisidir. Atatürk milliyetçiliği hangi etnik kökenden, dinden ve mezhepten gelirse gelsin bütün vatandaşlarımızı kucaklayan bir kavramdır ve Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözleri de bunun simgelemektedir. Çözüm süreci adı altında bir terör örgütü ile görüşmelerde bulunulması ve terörü bitirmek için adeta bir terör örgütünden medet umulması Cumhuriyetin temel ilkelerine aykırıdır. Bu çerçevede etnik milliyetçiliğin ön plana çıkartılmasına göz yumulması da milli birliğimizi ve bütünlüğümüzü zedeleyebilecek bir durumdur.
ÜLKEYİ ZAYIFLATMAK İSTEYENLER ETNİK VE DİNSEL FARKLILIKLARI ÖN PLANA ÇIKARTMAYA ÇALIŞIRLAR
- Ülkemizde dinsel mezhepsel etnik ayrıştırmayı hızlandıracak, hangi senaryolar piyasaya sürülmekte, kamuoyuna mal edilmeye çalışılmakta? Küresel Güçler ve AKP arasında nasıl bir dayanışma var?
Başka ülkeleri dinsel, etnik veya mezhepsel esaslara göre ayrıştırarak farklı grupları birbirine hasım haline getirmeye çalışmak eski Roma’dan bu yana dünyada örnekleri çok görülen böl ve hükmet politikasının bir uygulamasıdır. Bir ülkeyi zayıflatmak isteyenler o ülkedeki etnik ve dinsel farklılıkları ön plana çıkartmaya çalışırlar ve medyaları da bu doğrultuda yönlendirmeye gayret ederler. Bu senaryoların temel hedefi Türkiye’nin ulusal çıkarlarını ilgilendiren konularda birlik içinde direnç göstermesini zorlaştırmaktır. Ne yazık ki, iç politika kaygılarıyla yabancı ülkelerden destek uman iktidarlar bu gibi stratejik oyunlara karşı ulusal birliği sağlamada yeterince başarılı olamamakta ve istemeyerek de olsa yabancıların bu alandaki çabalarını kolaylaştırmaktadırlar.
"SOĞUK BARIŞ AŞAMASINDA BULUNDUĞUMUZ KUŞKUSUZDUR"
-Sizin özgeçmişinize baktığımız zaman iki önemli özellik gördük. İlki NATO’daki farklı yıllarda yaptığınız görevler. NATO Dairesinde İkinci kâtip olarak görev yapmışsınız. Mesleğinizin ilerleyen yıllarında 1997’de NATO Daimi Temsilciliğine atanmışsınız. Kuruluş amacı açısından dün NATO nasıl bir kuruluştu bugün çalışma kapsamı açısından rolü değişti mi? Bugünkü konjonktürde NATO’nun politik açıdan eleştirdiğiniz yanları var mı?
NATO 1949 yılında Sovyetler Birliği’nden gelebilecek tehdidi engellemeyi amaçlayan bir savunma ittifakı olarak kurulmuştur. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden, Sovyetler Birliğinin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra işlevi değişmiştir. Yeni dönemde NATO, Rusya ile ve eski Sovyet Cumhuriyetleriyle temas ve işbirliği politikası izlemiş, ancak son zamanlarda Ukrayna’da yaşanan ve bu ülkenin toprak bütünlüğünü ortadan kaldıracak boyutlara ulaşan gelişmeler karşısında bu yumuşama iklimi ciddi zarar görmüştür. Henüz yeniden Soğuk Savaş dönemine dönüldüğü söylenemese de soğuk barış aşamasında bulunduğumuz kuşkusuzdur. Ayrıca, Soğuk Savaş döneminden sonra, Azerbaycan-Ermenistan örneğinde olduğu gibi, bazı eski Sovyet Cumhuriyetleri arasında, çatışmalar yaşanmış, aynı coğrafyada devletlerin toprak bütünlüğünü zedeleyen gelişmeler olmuş ve terör faaliyetleri,oluşan bu yeni ortamda etnik ve dinsel milliyetçilik hedeflerini besleyen yeni bir unsur olarak ortaya çıkmıştır. Geçmişte NATO’nun gücünü ve etkinliğini sağlayan başlıca unsur dayanışma duygusu olmuştu. Evvelce Süveyş Harekatında, Küba Krizinde, Kıbrıs Harekâtından sonra Amerika’nın Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunda ve Türk ile Yunanistan arasındaki itilaflarda bu dayanışmanın zedelendiği görülmüştü. Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra da NATO içinde benzeri sorunlar yaşanmıştır. Örneğin Türkiye’ye verdiği bazı askeri araçların PKK terör örgütüne karşı kullanıldığı gerekçesi ile Almanya’nın Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu. Amerika’nın Almanya ve başka NATO ülkelerinin liderlerini dinlediği yolunda çıkan haberler karşılıklı güven ve dayanışma duygusunu olumsuz yönde etkilemiştir. NATO’nun Bosna ve Kosova’da yaşanan krizlere müdahalesi ilk defa olarak müttefik ülkelerin topraklarının savunulması dışında görevler üstlenebileceğini göstermiştir. Ancak, Libya’ya yapılan NATO müdahalesi birçok açıdan eleştirilmiş ve bu ülkeye barışın ve güvenliğin getirilmesini sağlayamamıştır. Irak’a, Afganistan’a (terörle mücadele boyutuyla) ve son olarak Suriye’ye yönelik olarak yürütülen operasyonların NATO öncülüğünde değil de Amerika’nın liderliğindeki bir koalisyon gücü biçiminde yürütülmesi de dikkat çekici olmuştur. Yeni dönemde NATO’nun işbirliğini ne şekilde sürdürülmesinin uygun olacağı yolundaki arayışlar ve çalışmalar devam etmektedir.
GEÇMİŞTE DIŞ POLİTİKADA İKTİDAR VE MUHALEFET MİLLİ MESELELERDE İŞBİRLİĞİN YAPARDI
-İkinci özelliğiniz, 1985'te Siyaset Planlama Dairesi Başkanlığı’na atanmanız. Çok önemli bir Daire. Ancak Dış Politikada günü birlik kararlar nedeniyle bu başkanlığın rolü kalmamıştır sanırım. Eskiden Dış İşleri Bakanlığı ve ilgili daireleri, hükümetlerin danışma merkeziydi. Bugün Dışişleri Bakanlığı’na hangi görevler veriliyor?
Siyaset Planlama Dairesi Türk dış politikasına bir bütünlük içinde bakma, bakanlığın çeşitli dairelerinin yürüttüğü çalışmalardan yararlanarak dış politikanın oluşturulmasına katkıda bulunma amacıyla kurulmuş ve önemli işlevler görmüştür. Geçmişte dış politika konularının iktidar ve muhalefetin ortak görüşlerini yansıttığı ve milli meselelerde uyum, dayanışma ve işbirliğinin ön plana çıktığı dönemlerde Siyaset Planlama Dairesi bu uyumun ve dış politikada sürekliliğin korunmasına katkıda bulunmaya çalışmıştır. Son zamanlarda dış politikada sürekliliğin ve tutarlılığın yerini büyük ölçüdeiktidarın çoğu zaman güncel gelişmelere ve parti tercihlerine göre oluşturduğu politikalar almıştır. Bu Dışişleri Bakanlığı’nın görevini zorlaştırmıştır. Türkiye’nin uzun yıllardan beri sürdürdüğü politikalarla bağdaşmayan bazı siyasi tercihlerin dünyaya karşı savunulması da giderek güçleşmektedir. Milli dava olarak kabul edilen Kıbrıs ve Ermeni konularında, ve başka ülkelerin içişlerine karışmama ilkesinin sürdürülmesinde Türkiye’ye karşı faaliyet gösteren terör örgütlerini topraklarında barındıran ve himaye eden ülkelere karşı eskiden olduğu gibi kararlı bir caydırıcılık sergilenmesinde karşılaşılan zorluklar da Dışişleri Bakanlığının işini zorlaştırmaktadır.
TÜRKİYE’DEKİ SU KAYNAKLARI PETROLDEN DAHA BÜYÜK BİR ÖNEM TAŞIYACAK
-Dünyada dış politikanın temelinde ekonomik çıkarlar var. Bugün Dünyayı petrol yönetiyor. Bu açıdan Ortadoğu stratejik yönden her an değişime uğrayan bir bölge. Bu bölgede güçlü olmak için tarafsız ve bağımsız politika yürütme kararlılığı ön koşul değil mi?
Türkiye’nin dış dünya ile ilişkilerinde ekonomik çıkarlarının korunması daima öncelikli bir hedef olmuştur. Ekonomik ilişkilerle siyasi ilişkiler arasında denge kurulması bu çıkarların korunmasında önemli bir unsurdur. Türkiye’nin son zamanlarda bu alanlarda bazı güçlüklerle karşılaştığı görülüyor. Örneğin Amerika’yla ve AB arasında yürütülen Serbest Ticaret Antlaşması çalışmalarında Türkiye’nin devre dışında bırakılması ülkemize ciddi zararlar verecek niteliktedir. Türk-Amerikan ticaretindeki denge 2006 yılından sonra bozulmuş ve ithalatımız ihracatımızın 2 misline yükselmiştir. AB ile ilişkilerimiz tıkanmıştır. Tam üyelik artık gerçekçi bir hedef olarak görülmemektedir. Petrolün Ortadoğu’ya yönelik politikaları yönlendiren bir unsur olduğu doğrudur, ancak uzun vadede Türkiye’den kaynaklanan sular petrolden daha büyük bir önem taşıyacaktır. Zira petrol bir gün bitecek fakat su kaynakları bitmeyecektir. Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin hazırlık aşamasında AB tarafından hazırlanan bir raporda İsrail’in ve bölgedeki başka ülkelerin stratejik menfaatleri nedeniyle Dicle ve Fırat sularının yönetiminin uluslararası bir idareye verilmesinin önerilmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Bölgenin barış ve istikrara kavuşturulması ekonomik açıdan Türkiye’ye ve başka ülkelere büyük olanaklar sağlayacaktır. Ancak bunun temel koşulu bölgeye demokrasinin yerleştirilmesidir. Halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasinin yerleştirilmesinin ön koşulu da laikliktir. Türkiye demokrasi, özgürlükler, insan haklarıalanlarındaki eksikliklerini giderebildiği takdirde bütün bölge ülkelerine örnek olabilir. Bunun diğer bir koşulu da bütün bölge ülkeleri ile iyi ilişkiler kurmak, aralarındaki çatışmalara karışmamak ve iç çatışmalara hiç karışmamaktır. Ne yazık ki, Türkiye son zamanlarda bu politikalardan uzaklaştığı için bölgedeki etkinliğini de büyük ölçüde kaybetmiştir.
DEMOKRATİK DEVLET DÜZENİNİ BAŞARI İLE YÜRÜTEN TEK ÖRNEK KKTC
-Küresel güçler, petrol üreten veya petrol ulaşım yolu üzerinde bulunan ülkelerdeki rejimlerde, her ne kadar insan haklarının olmayışından demokrasinin yerleşmemesinden yakınsalar da, asıl niyetleri başkadır. Mesela neden demokrasiyi istemezler?
Büyük devletlerin, öteden beriOrtadoğu’ya gerçek anlamda bir demokrasinin yerleşmesine arzu etmedikleri doğrudur. 20. Yüzyılın ilk başlarında İran’daki demokratikleşme hareketi yabancı devletler tarafından bastırılmıştır. Gene İran’da 1950li yılların başında Musaddık’ın petrolleri millileştirerek ulusal çıkarlara hizmet edecek bir yönetim kurma çabaları da gene büyük devletlerin örtülü müdahalesi ile sona erdirilmiştir. Bölgedeki başka ülkelerde de benzeri gelişmeler yaşanmıştır. Büyük devletlerin Ortadoğu’da demokratik rejimler kurulmasından çok petrol ve diğer stratejik konularda kendileri ile uyum ile çalışacak yönetimlerin işbaşında olmalarını tercih ettikleri bir sır değildir. Maalesef bölge içinden de demokrasiyi engelleyen gelişimler çıkmıştır. Örneğin cihat yoluyla şeriat düzenini yaymak amacıyla 1928 yılında kurulan Müslüman Kardeşler örgütü uzun yıllar boyunca demokrasiyi engelleyen bir faktör olmuştur. Arap Baharı bölgede demokrasinin yerleşeceği umutlarını yeşertmiş, ancak şimdiye kadar birçok ülkede kan ve göz yaşından başka bir sonuç vermemiştir. Türkiye bir yana bu coğrafyada halkı Müslüman olan ve demokratik devlet düzenini başarı ile yürüten tek örnek KKTC’dir.
“SİLAHLI AYAKLANMALAR İKİ TARAFI KESKİN BIÇAK GİBİDİR"
Ortadoğu,Batının, besleyip büyüttüğü, etnik mezhepsel ve dinsel ayrımcılığı ön plana çıkaran terör gruplarının savaş alanına dönüştü. Türkiye iddialardaki gibi belli grupları desteklemeye devam ederse, meşru hükümetlerle ilişki kurmazsa, sadece “yalnız bir ülke mi” olur yoksa ilerde bu desteklerinden ötürü sorgulanır mı?
Uluslararası ilişkilerde yetki ve sorumluluk devletlerdedir. Ne yazık ki, dünyada gerçek demokrasi sayılan sadece 22 ülke vardır. Arızalı demokrasi denilenlerle birlikte bunların toplamı 75 civarındadır. Geri kalan devletler değişik ölçülerde otoriter hatta bazıları totaliter yönetimler tarafından idare edilmektedir. Bu durum üzücüdür ama o rejimlerin devrilmesi için iç silahlı ayaklanmaların başka ülkelerce desteklenmesini haklı göstermez. Kaldı ki bu ayaklanmaların da demokratik yönetimlerin kurulmasıyla sonuçlanacağı kuşkuludur. İnsan haklarını ve özgürlükleri ihlal eden devletleri eleştirmek ne kadar doğruysa, o yönetimlere karşı silahlı ayaklanmada bulunanları desteklemek de o derecede yanlıştır. Silahlı ayaklanmalar iki tarafı keskin bıçak gibidir. Kimi, ne zaman vuracağı belli olmaz. Suriye’de olduğu gibi iç çatışmaların bir kaos ortamı yarattığı devletler bütün bölge için bir güvensizlik ve istikrarsızlık kaynağı olabilirler. Şu veya bu beklentiyle çatışmaları destekleyen devletler sonunda bazı terör örgütlerinin hedefi haline gelebilirler ve bunun bedelini ödemek zorunda kalabilirler. Bu nedenle Türkiye’nin bu gibi çatışmaların dışında kalması en uygun yoldur.
-Dış politika devlet politikasıdır. Burada yalnız siyasi partiler değil Devletin tüm kurum ve kuruluşlarının ortak hareket etmesi gerekir. TBMM’de olan siyasi partilerin dış politikada işbirliği çağrısı güzel bir başlangıç olmaz mı?
Dış politikanın bir devlet politikası olduğu doğrudur. Bütün siyasi partilerin ve ilgili kuruluşların kendi ülkelerinin milli menfaatleri etrafında bütünleşmeleri esastır. Türkiye 1974 Kıbrıs Harekatında olduğu gibi geçmişte bunun güzel örneklerini vermiştir. Dış politikada birlik ve bütünlüğün sağlanmasında öncelikli görev hükümetlere düşmektedir. Onun için hükümetlerin izledikleri politikaların ülke çıkarlarına hizmet ettiğini Mecliste ve kamuoyunda kanıtlamaları lazımdır.
BAZI KOMPLOLARDA DA YABANCILARIN PARMAĞININ OLUP OLDUĞU SORUSU GÜNDEMDE
-Son dönemlerde uluslararası dinleme skandalları tüm ülkeleri rahatsız ediyor. ABD, Almanya arasında krize yol açan bu dinleme skandallarında “Büyük Devletim her şeyi izlerim psikolojisi” yatmıyor mu? Görülen o ki Türkiye’yi izlemeyen yok. Neden izleniyoruz?
Büyük devletlerin müttefik ülkelerin devlet adamlarını bile dinlediklerinin anlaşılması ciddi bir güven bunalımı yaratmıştır. Amerika’nın Kanada, İngiltere, Avustralya ve Yeni Zelanda dışındaki bütün ülkeleri dinlediği yolundaki basında yer alan haberler kaygı vericidir. Türkiye’nin de dinlenen ülkelerden biri olduğu anlaşılmaktadır. Bu haberler son yıllarda ülkemizde yaşanan bazı komplolarda da yabancıların parmağının olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir.
-Türkiye bölgesel konumu itibariyle içine girdiği bu kaostan nasıl çıkabilir, Doğu ile Batıyla ilişkilerini dengelemek için neye ihtiyacı vardır? Sadece güven mi?
Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan çıkabilmesi hem iktidar hem de muhalefet partilerinin cumhuriyet değerlerine sahip çıkarak, laikliğe, özgürlüğe ve insan haklarına dayalı bir uygarlık projesi etrafında birleşmeleriyle mümkün olabilir. Ne yazık ki, ülkemizin bugünkü koşullarında bu kuvvetli bir olasılık olarak görünmüyor. Demokrasilerde son söze sahip olan halkın bugünkü sıkıntılı durumdan çıkılması için tercihlerini doğru yönde yapması tek umut kaynağıdır. Bunun için tarafsız ve dürüst yazılı ve görsel basına ihtiyaç vardır. Medyalar iç ve dış çevrelerin yönlendirme girişimlerine karşı direnç gösterebildikleri taktirde görevlerini başarıyla yerine getirebilirler. Ne yazık ki son zamanlarda, ülkemizdeki medya kuruluşları iyi bir sınav verememiştir.
“ATATÜRK PARTİNİN YANLIŞLARINI DİLE GETİRMEYENLERİN PARTİYE ZARAR VERECEKLERİNİ SÖYLEMİŞTİ”
-CHP’li olarak size CHP’yle ilgili bir soru yöneltmezsek söyleşi yarım kalır diye düşünüyorum: Yeni CHP geçmişiyle ilgili reddi mirasta mı bulundu yoksa var olan değerlerine yeni yorumlar mı getirmek istiyor? Tabanla tavan arasında görüş farklılıkları var mı?
Türkiye’deki olumsuz gidişi durdurabilecek en etkili siyasi güç bence CHP’dir. CHP tarihin kendisine yüklediği görevi gereği gibi yerine getirebilmek için kurucusu olan Atatürk’ün gösterdiği yoldan ve partinin temel ilkelerinden ayrılmadan çalışmalıdır. Parti içi eleştiriler yanlışların düzeltilmesine yardımcı olur ve partiyi güçlendirir. O nedenle, eleştirilerden rahatsız olamamak lazımdır. Partideki bir yanlışı görüp de ona ses çıkartmayanlar o yanlışın sorumluluğunu da paylaşmış olurlar. Atatürk partinin eksiklerini ve yanlışlarını görüp de bunu dile getirmeyenlerin partiye zarar vereceklerini söylemişti. Bence CHP’nin yeni bir değerlendirme ve özeleştiri sürecine girerek halkın büyük bir bölümünün beklediği işlevi yerine getirecek güce ve kararlılığa yeniden sahip olması tarih karşısında üstlendiği sorumluluğun gereği olacaktır. Partiyi ana çizgisinden saptırmak isteyen iç ve dış çevrelere karşı kararlılıkla karşı koyarak partinin ana ekseninin korunması şimdi her zamankinden daha öncelikli bir görevdir.

İzlenme: 3202 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ